| GökEkin |
| Cahit Zarifoğlu |
| Sadık Yalsızuçanlar |
| Ibn'Arabi |
| Okuma Yeri |
| Jacques Derrida ile bir söyleşi |
| 09.01.2008 | ||||||||
|
Aşağıdaki metin, Falter dergisinin 1986 yılında yayınlanan post-modern özel sayısı için Derrida ile yapılmış bir söyleşinin kaydıdır. Metindeki kimi ifade kusurları, söyleşinin irticalen yapılmış olmasından dolayıdır. Falter: Uzun zamandan beri Batı Almanya'da usçuluk ve usdışıcılık kavramları üzerine, filozoflararası Alman-Fransız ilişkisini de ilgilendiren bir tartışma sürmekte: Fransız felsefesinin usdışı olduğu, usçu argümanlardan kaçındığı gibi. Gerçekten Fransa'da bu yönde gelişen belirli bir felsefe-yapma eğiliminden söz edebilir misiniz? Derrida: Eğer bugün Alman-Fransız tartışmasına açıklık getirme ihtiyacını hissediyorsak, öncelikle Fransız ya da Alman felsefesinden konuşmamayı elden geldiğince denemeliyiz. Bu yüzden burada size söyleyeceklerim Fransız felsefesi adına olmayacak, tersine benim ve bana yakın duran bazı filozofların da olan bir bakış açısından hareketle konuşacağım. Fransız felsefesi dediğimiz alanda bir çok süreksizlik, kesinti ve çelişki vardır.
Usdışıcılık ya da karşıusçuluk (Antirationalismus) suçlamasının beni şaşırttığını söylemeliyim. Felsefe tarihinde hiç bir filozof, usa ilişkin bir soru sorduğu için, usdışıcılığın temsilcisi olmakla suçlanmış değildir. Fransa'da bir us-eleştirisinin (Vernunftkritik) olması - örneğin benim yaptığım - orada aklın reddedildiği anlamına hiç bir şekilde gelmez, bilakis aklın karşısında filozofun sorumluluğunu bilinçli kılma anlamını taşır. Usun tarihinin nasıl olageldiği, us-ilkelerinin nereden geldiği, klasik ve modern usçuluğun değişik biçimlerinin ne şekillerde ortaya çıktığı gibi sorularla uğraşıyor olmak, zorunlu olarak usdışı bir konum almış olmayı gerektirmez. Aksine us-ilkelerinin kaynağı üzerine, temeldeki önerme üzerine bir soru sorulmasıyla ancak us-ilkelerinin otoritesinin boyunduruğundan kurtulunabilir. Gerçekten de bunun için us-ilkeleri tarafından tanımlanan bir meşruiyet alanının dışına çıkmak gereği vardır. Nitekim bu dışına-çıkma (Heraustreten) us-ilkelerine tezat oluşturmaz, tersine usun sorgulanması olasılığını gündeme getirir. Bu usçuluk - usdışıcılık karşıtlığı, Almanya ve Fransa'da da bugünlerde sertleştiği gibi, gittikçe yayılıyor da. Usa yönelik her soru usdışıcılık tehlikesine yol açar bahanesiyle yasaklanmak ya da sansür edilmek istenmekte, tabii altta yatan politik bir tehditle birlikte. Burada politikadan konuşuyorum, çünkü sizin de ima ettiğiniz bu durum daha çok her iki ülkenin söz konusu tarihleriyle ilgili anımsamalardan hareketle anlaşılabilir diye düşünüyorum. Fransa'da olup bitenlerin Almanya'dan kavranmak istenmesi durumunda, metinlerin farklı okunmasını, ayrıca Fransa'daki tarihsel, politik ve felsefi durumun aynı olmamasını göz önüne almak gerekirdi; mesela Nietzsche veya Heidegger söz konusu edildiğinde. Falter: Siz felsefe yapmanın akla yönelik sorular da dahil olmak üzere, sorular sormak olduğunu söylemiş ve bunların akılcı bir şekilde haklı çıkartılamayacaklarını belirtmiştiniz. Bu durumda sormanın felsefi bir yönteminden söz edebilir miyiz? Derrida: Felsefe tarihinde usdışıcılık olarak adlandırılmış olan, aslında us-ilkelerinin oluşturulmasıyla aynı zamanda ortaya çıkmıştır. Usun, 17. yüzyılda Leibnitz aracılığıyla us-ilkeleri özel biçimini almasından önce, usdışıcı bir felsefe de yoktu. Yani usdışıcılık usun belirli bir konumlanmasıyla bakışımlıdır. Usa yönelik, onun kaynağını, tarihini ya da sınırlarını konu edinen bir sorgulama, usdışıcılığın hiç bir şansının olmadığı bir alanda gerçekleşmek zorundadır. Hatta usa yönelik sorular - ki benim ilgi alanım içindedirler - yeni bir aydınlanma için bana önemli görünüyor. Usdışıcılık, özellikle de yöntemsel bir usdışıcılık söz konusu olamaz. Benim ayrıştırım (Dekonstruktion) diye ifade etmekte olduğum şey, kuşkusuz bir takım kurallar, yöntemler ya da teknikler ortaya koyabilir ama temelde bu ne bir yöntem ne de bilimsel bir eleştiridir; çünkü yöntem, konunun dilsel niteliği hesaba katılmaksızın, başka diğer bağlamlarda da yinelenebilir olması gereken bir sorgulama ya da okuma tekniğidir. Ayrıştırım ise metinlerle çalışır, özel durumlarla, içinde yöntem kavramının kurulageldiği felsefe tarihinin bütünlüğüyle uğraşır. Ayrıştırım, metafiziğin ya da yöntem kavramının tarihini sorguluyor bile olsa, öyle kolayından yöntem oluşturamaz. Ayrıştırım metin ve yazı kavramının değişimini de şart koşar. Metin ile kütüphanedeki her hangi bir kitabı kastetmiyorum. Bana zorunlu görünen stratejik nedenlerden ötürü metin kavramını genelleştirdim. Politik bir durumu olduğu gibi, bir kurumsallaşmayı, bir bünyeyi ya da bir dansı da metin olarak adlandırıyorum. Nitekim bu genellemem, kimilerinin beni tüm dünyayı bir kitaba sıkıştırmakla suçlamalarına varacak kadar bir çok yanlış anlamaya yol açmıştır. Bu açıkça saçmalıktır. Falter: Ayrıştırdığınız (dekonstruieren) bir metne ya da oluşuma yönelttiğiniz sorgulamanın anlamı nedir ki? İstediğiniz metni anlamak, belirli bir sistem dahilinde parçalarına ayırmak mı? Yoksa bu ayrıştırımcı hareketin içinde, yeni bir usçuluğun bulunuşundan ya da oluşumundan söz edebileceğimiz bir eleştiri mümkün müdür? Derrida: Ben ayrıştırımın usdışı olmadığını, ancak kendine de her hangi bir yeni us ya da usdüzeni amaçlamadığını söylemekle yetineceğim. Beni geleneksel anlamda yorumbilgisel de olmayan başka bir mesele ilgilendiriyor. Yorumbilgisi genel olarak dinsel, bilimsel ya da felsefi bir metnin okuma pratiğidir. Yorumbilgisi metnin derinliği gözönüne alınmak suretiyle, anlamına ya da ruhuna ulaşabilme zorunluluğunu şart koşar. Bu anlam, metnin son katmanı olarak her zaman çok çeşitlidir ve birleştirilebilir de değildir; bu yüzden de ayrıştırım yorumbilgisi değildir. Temel bir anlama ulaşma çabası çeşitliliğe ve bölünmeye mahkumdur. Bu da son bir anlamda kalabilmeyi olanaksız kılmaktadır. Olanaksız dediğimde, bundan bir sınır ya da başarısızlık anlamı çıkartılmamalı, tersine metnin bir anlamının olabileceği sonucu çıkartılmalıdır, çünkü kökende yatan, ayrım (die Differenz) ya da parçalamadır (die Dissemination). Ancak bu yorumbilgisel bilim için her halukarda sınır olmaktadır. Aynı sebepten ötürü ayrıştırım yapısalcı da değildir. O daha çok, kendini açmadan etki yaratan kapalı yapı sistemini şart koşan belirli bir yapısalcılığın sorma tarzıdır. Aslında söz konusu olan 1965 ya da 1966'da yapısalcılığa ilişkin olarak formüle ettiğim eleştirinin tümüdür. Ayrıştırım sözcüğünün başarısı, bunun karşı-yapısalcılık olarak anlaşılmasından ya da ABD'de sıkça söylendiği gibi, geç-yapısalcılık olarak düşünülmesinden kaynaklanmaktadır. Ben kendim bu sözcüğü hiç kullanmamıştım. Falter: Siz çalışmanızın temel ilgilerinden birinin, metin içersinde kendisi bir başka anlama indirgenemeyen bir noktayı bulmak olduğunu söylemiştiniz, eğer yanlış ifade etmediysem. Bu noktaları bulmaya yönelik bu ilgi nedir? Bu düzenlerin ya da sistemlerin açılmasına, temelini açık olanda bulmaya yönelik bir ilgi midir? Derrida: Çabuk ve klasik bir tarzda yanıtlayacak olursam, bunun hakikate yönelik bir ilgi olduğunu söyleyebilirim, çünkü zaten mesele bundan ibarettir. Hakikate ve usa yönelik ilgilerden hareket eden bir filozof olarak, 'bu böyledir, çünkü metinler böyle kurulmuştur ve ancak öyle okunabilir' diyebilirim. Bunu reddetmem, okumayı sınırlamak, yani hakikatin ve bilimin hareketini sınırlamak anlamına gelirdi. Benim çalışmamda daha çok anlaşılırlık ve daha çok ışık için çaba vardır. Ayrıştırım hareketi (Bewegung der Dekonstruktion) bizi belirli bir anda hakikat, us, anlam ya da ışık üzerine sorular sormaya yönelttiği içindir ki hakikatin bu sorgulanması, hakikatin otoritesine tabi değildir. Hakikat üzerine deneyim kazanmak bir uçtan diğer uca geçişin bir tarzıdır. Hakikat deneyimi sigortası olmayan tehlikeli bir deneyimdir. İçinde 'işte burada bilimin içindeyim ve şurada da dışında' diyebileceğimiz sınırları da yoktur. Bir risk ve bir sınavdır bu. Falter: Kısmen de olsa metafizikten anlaşılan, hala, Hegel'in özellikle yapmaya çalıştığı gibi bir sistem oluşturmaktır. Bugünse, sistem tasarılarının artık olanaksız oluşu nedeniyle, gerek birbirleriyle karşılaştırılmayan söylem tarzlarının gerekse paradigmaların, fragmanlaştırılmaları ya da parçacıklaştırılmaları ortaya çıkmıştır. Derrida: Sorumluluk duygusu ayrıştırımsal (dekonstruktiv) pratiğin merkezinde yer alır. Sistem tasarısı metafiziğin olmazsa olmaz koşulu değildir. Sistem düşüncesi göreceli moderndir ve bu çerçevede düşünülebilecek, sistem düşüncesini zorlayıcı olmayan başka oluşumlar da vardır. Modernliğin özünü tanımlamak için bugün fragmanlaştırmadan ya da çözüştürmeden bu kadar söz ediliyorsa, bu fragman kavramının bütüncül düşünceye (Totalitaetsdenken) hala bir hayli bağlı olduğunu göstermektedir. Bir fragman bütüncüllükle ilgili bir im verir, o parçalanmış, vaat edilmiş bir bütüncüllüktür. Fragman düşüncesi, Novalis'ten, onun modern biçimlerine kadar, bütüncüllüğe duyulan özlemdir. Benim ayrıştırım ya da parçalama ile söylemek istediğim fragmanların öz niteliğine ilişkin olan değil, aksine bütüncülleştirmeye (Totalisierung) bir çağrı olmaksızın, diğerine, çeşitliliğe yönelik bir ilgi olarak çözmedir (Auflösung). Bu da ayrıştırımın bir diğer deneyimidir ki bunun modern olup olmadığını bilmiyorum. Eğer siz modern olanı fragmanca olan, infilak etmiş olan ya da parçalanmış olan olarak, kısaca bütüncüllüğün enkazı olarak düşünüyorsanız, benim söylediklerim hiç bir şekilde modern değildir. Belki de, ister kendi kusursuz biçimi içersinde olsun, ister bozulmanın ya da başarısızlığın fragmanlarında olsun, sistematik olan aslında modernliktir. Benjamin'de enkaz düşüncesi, hiç bir şekilde yeniden inşası mümkün olmayan, ama enkazı üzerinde bütüncüllük hayaletinin sürekli olarak dolaştığı bir mimariye özlem bağlamında yer alır. Enkaz söz konusu oldukta, özlem hissetmem doğaldır. Ancak parçalama dediğim şey geçmişe dönük bir özlemin ifadesi değildir. Falter: Size yönelik eleştirilerin bir bölümü, sizin değişik türleri karıştırdığınız, sözgelimi edebi bir türü, şiir türünü, söylem türüyle ya da argümanlara dayalı felsefi söylem türüyle karıştırdığınız iddiasında. Derrida: Bu olasılıkla Almanya ya da Fransa kaynaklı olup, oldukça sık yapılan ve beni de hala kızdıran bir suçlamadır. Bunlar Habermas'ta olduğu gibi, Fransızlardan da gelebilecek türden suçlamalar. Suçlama, metinlerimin, edebi metin türlerinin karışımından oluştuğu, bu yüzden de kanıtlama ve doğrulama kurallarına bağlı bir söylemi olan felsefe sayılamayacağı şeklinde. Bu, hiç bir şekilde, benim yaptığım şey değildir. Ayrıca bu karşısav (Gegensatz) edebiyata ve felsefeye dair çok eski bir anlayışının ürünüdür; edebiyatın kuralsız bir söylem ve imgelemin de serüvene terkedilmiş olduğu gibi bir anlayışın. Ben edebiyatın öyle olduğu kanısında değilim. Diğer yandan bu karşısav, felsefi söylemin hiç bir şekilde edebi olmadığı, dolayısıyla eğretileme ve retorikten bağımsız olduğu, içinde retorik ya da eğretilemeye ilişkin ne varsa bir yanlışlık sonucu oraya girdiği ya da bozulma belirtisi olduğunu varsayar. Ben öncelikle felsefe ve edebiyatın bu geleneksel ayrımı üzerine düşünmeye çalıştım. Bu sınırda çalışıyorum ve yaptığım ne yukarda söylendiği şekilde sınırlı anlamıyla felsefe ne de edebiyattır. O başka kurallar oluşturan ve ne geleneksel anlamında felsefenin ne de salt yaratıcılık ya da fantazya olan bir edebiyatın gerektirdiği kuralları sergileyen, fakat başka kurallara dayanan, başka tip bir metindir. Belli kişilerin bana söylettikleri 'felsefenin edebi bir tür olduğu' gibi bir şeyi hiç bir zaman söylemedim. Ancak felsefe ve edebiyat arasındaki bağlar muhaliflerimin sandıklarından daha karmaşıktır. Falter: Felsefenizin dile, yazılı olarak mevcut olan metinlere yönelen bir felsefe olduğunu söyleyebilir miyiz? Derrida: Yaptığım şeyi felsefe olarak adlandırmak pek arzulayacağım bir şey olmazdı. Bu bir felsefe değil, felsefeye yöneltilmiş sorulardır. Siz 'dil üzerine' dediniz, ancak o bir üst-dil de değildir. Ayrıca bir üst-dil olasılığına da inanmıyorum, bu yüzden, yazdıklarım üst-dilsel bir konumda da değildir. Zaman zaman diğerlerinin yanısıra, üst-dilsel etkiler bırakıyor olsa da böyle bir konumu söz konusu değildir. Bir metnin felsefi ve üst-dilsel olmayışı, onun sırf bu nedenle sanatsal ve estetik sayılmasını gerektirmez. Falter: Bunlar kulağa 'Ayrıştırım ayrıştırımdır' gibi geliyor. Ayrıştırım diğer bütün disiplinleri araştırma konusu yapabilme özelliğinden dolayı bir üst-disiplin midir? Ayrıştırımın etkinlik sahası başka neresi olabilir ki? Ayrıştırım diğer bütün disiplinleri boydan boya geçen bir disiplin midir, bir üst-disiplin? Derrida: O bir disiplin değildir. Bir disiplin ders konusu olabilen bir bilgidir. Belli bir yere kadar ayrıştırımsal usuller (Verfahren) öğretilebilir ama ayrıştırımın kendisi ders konusu olamaz. O aktarılması gereken bir bilgi değildir. Disiplin olmadığı gibi, üst-disiplin hiç değildir. Tüm disiplinleri kateder ama kendisi bu değildir. Benim için ayrıştırım sözcüğü, yönlendirici hakim bir sözcük de değildir. Ben bu sözcüğü yirmi yıl önce diğer sözcüklerden kopacağı düşüncesiyle kullandım, yoksa bir üst-kavram olması için değil. Metinlerimde benim için aynı öneme haiz başka bir çok kavram vardır. Eğer ayrıştırım bir başına yöntem ya da felsefe olarak görülüyorsa, bu benim değil okuyucunun kendi suçudur. Özellikle de üst-kavram ya da üst-disiplin olmaması gerekmektedir. Falter: Siz bu etkinliği bütün disiplinlerden ayırıyorsunuz. Bu bir felsefe değildir, bir yöntem değildir, ne odur ne budur. Öyleyse kuramınızın her hangi bir eleştiri gücü var mı? Yoksa her türlü eleştiriden kaçınmakta mıdır? Derrida: Sadece bana yönelttiğiniz soru sorma tarz ve biçiminde mi? Eğer sizi doğru anladıysam, ayrıştırımın, kısaca yaptığım şeyin felsefi olmadığını, bilimsel, şiirsel de olmadığını söylüyorsunuz - öyleyse nedir o? Sorunuzun içerdiği, ayrıştırımı zaten sınırlanmış, kurumsallaşmış bir alanda ya da disiplinde düzenleme isteğine dikkatinizi çekmek isterim. Dilbilimsel, felsefi ya da estetik uzmanlık alanları olduğuna göre ve eğer ayrıştırım bütün bu alanlarda yer almıyorsa, öyleyse diyorsunuz: onu nereye koyacağız? Bu sizin sorununuz, benim değil. Siz bunu illa da verili bir alan içersinde düzenlenmiş olarak görmek istiyorsunuz. Ne var ki ayrıştırım, kendini düzenlenmeye bırakmayandır. Varlık alanının kurumları ya da üniversite ya da kültür üzerine anlamsal, politik veya genel bağlamdaki soruların etkin olarak ortaya çıkabilmeleri için, içerden sorulmamaları gerekiyor. Onlar zaten çıkış noktalarında sıkıca düzenlenmiş olmak durumundalar. Ben kendi hesabıma onların yeniden uygun hale getirilmemeleri için, yeniden, varolanın alanı içinde düzenlenmemesi için çaba gösteriyorum. Hayır, ayrıştırım sorulardır ve alanların düzenlenmesi söz konusu oldukta sorulardan daha fazla bir şeydir. Falter: Yaptığınızın eleştiri gücü var mıdır, yaptıklarınıza yönelik haklı bir eleştiri var mıdır - ya da istediğiniz her şeyi yapabilir misiniz? Derrida: Yaptığım şeye eleştiri getirmenin olanağı yoktur. Yani eleştiri olarak bir eleştiri mümkün değildir. Eleştirilebilecek olan - eleştiriyi burada kabul ediyorum - ayrıştırımın yetkili olduğu verili bir alanda nasıl bir müdahalede bulunduğunun yöntem ve biçimidir. Örneğin Kant'ı ayrıştırımsal bir bakış açısından okuyorsam ve yetkin bir okumanın da olanaklı olduğunu biliyorsam, rastgele bir şey söyleyemem. Yani ayrıştırım Kant'ın bir metni ile ya da bilimsel bir sav ile ya da dilbilim ile bir tartışmaya girdiğinde eleştiriyi kabul ediyorum, çünkü bu alan argümantasyon ve geçerlilik kurallarına sahiptir. Şu ya da bu bilimsel bir sav veya her hangi bir felsefi sistemin oluşturulması üzerine konuşmam, ayrıştırımsal açıdan bakıldığında saçmalık olarak görülebilir. Kendi yazdıklarımı gözden geçirmeye ve yapmış olduğum yanlışları düzeltmeye çalışıyorum. Bu mümkün. Ancak bu durumda, eleştirilebilir olan, belli bir alan içersinde hareket eden ve bu alanın kurallarına uymak zorunda olandır. Bu kurallara uymaması durumunda eleştirilebilir ancak. Sonuç olarak koymak istediğim ve alanımızın sınırlarıyla ilgili ayrıştırımcı soru tipi, bu alanla ilgili hiç bir içkin yanıt ortaya koyamaz. Bu yüzden, gülümseyerek, ayrıştırım eleştirilebilir değildir diyorum. Ancak bütün yaptıkları ve söyledikleri belirli bir alanla ilgilenen ifadelerin biçimini aldığı ölçüde eleştirilebilir olur. Zaten bu nedenle, derslerimde ve öğrencilerime karşı da oldukça müşkülpesentimdir. Rastgele bir şey söylenemez. Ancak içinde bulunduğum durum disiplin ve disipline edilemez olanın arasındaki ilişkinin her zaman açık olduğu bir yerdir. Kemal Kosifoğlu Araf Dergi Sayı : 8 / Haziran 1996 Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 247
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |
||||||||
| < Önceki |
|---|