| GökEkin |
| Cahit Zarifoğlu |
| Sadık Yalsızuçanlar |
| Ibn'Arabi |
| Okuma Yeri |
| Cemalnur Sargut ile bir söyleşi |
| Yazar Cemalnur Sargut | ||||||||
| 17.01.2008 | ||||||||
|
Cemalnur Sargut(*) “Madem ki canın sırrı ve mahiyeti insana hayır ve şerri haber vermesidir, şu halde kimin canı fazla duyuyor, haber alıyorsa o daha canlıdır.” Konuşan Sadık Yalsızuçanlar ‘Âdem su ile balçık arasındayken ben peygamberdim’ sözünden ne anlıyorsunuz? ‘Nur-ı Muhammedi’ ifadesi size ne anlatıyor? Bu meyanda, ‘Allah’ın ilk yarattığı şey nurdur/kalemdir’ hadisinin anlamı nedir? ‘Hakikat-i Muhammediye’ ibaresinden ne anlamak gerekir?
Bu hadislerden, Hz. Muhammed’in mahlûkatın yaratılmasından ve kendisinin de “Nebî” olarak gönderilmesinden önce varlığı olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber’in bu varlığı hâdis değil kadimdir, ezelidir. İbnü’l Arabî’nin eserlerinde Kelime-i Muhammedî ile kastettiği Hz. Muhammed, Peygamber değil, kendisinde hakkın zuhur ettiği en mükemmel yaratılmış mazhar olarak “Hakikati Muhammediyye”dir. Her bir varlık, kendilerinin Rabları olan ilâhi isimlerin bir kısmının özel tecelligâhı olduğu halde, Hz. Muhammed bütün bu isimleri kuşatan ismin mazharı olmuştur. İsm-i a'zam olan bu isim, “Allah” ismidir. Bunun için Hz. Muhammed, mutlak cem’iyyet ve kendisiyle zât-ı ahadiyetin taayyün ettiği birinci taayyün mertebesinin sahibidir. İnsan-ı Ekmel’dir. Çünkü bu mertebenin üzerinde, kendiliğinde bütün taayyünlerden, sıfatlardan, isimlerden ve resimlerden münezzeh olan Zât bulunmaktadır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben yaratıklar içinde insanların ilkiyim.” "Allah’ın ilk yarattığı şey benim nûrumdur.” “Ben Âdem henüz su ile balçık arasındayken peygamber idim.” Taayyünlerin ilki-ya da yaratıkların ilki- olan bu “Hakikat-i Muhammediyye”, âlemle ilişkisi açısından âlemin yaratılışının kaynağıdır; çünkü o, Allah’ın hiç bir şey yaratmadan önce yaratmış olduğu ve herşeyi kendisinden yarattığı “Nur”’dur. Ya da, Hakkın mutlak ahadiyetinde kendisi için onda tecelli ettiği “İlâhi akıldır”. Bu tecelli, varlık suretlerindeki İlâhi tenezzülün ilk merhalesi mesabesindedir. Nûr-ı Muhammedî ya da Ahmedî nur, bütün kâmil insanlarda birebir âşikâr olmuştur. Kâmil insandaki Ahmed, bâtıni ilmin kaynağı, membaı ve kutbü’l aktabdır. (kutupların kutbudur.) Hakkın zâtıdır. Muhammed: Kur’an’ın ilk vahyinin indiği Leyle-i Kadir’le (Kadir Gecesi) ilişkilidir. Allah’ın celâl yönünün tecellisidir ve Peygamber’in bir abd, “Kul” rolünü temsil eder; Etkin peygamberdir, resul’dür. Ahmed: Mîrac gecesiyle ilişkilidir; burada ona habib, “sevgili, dost”un açıklaması verilmiştir ve bu nedenle Allah’ın cemâl yönünü temsil eder; Ümmî’dir, başka bir ifadeyle vahyin alıcısıdır. Bütün kâmiller Peygamber Efendimize katılmıştır Kâmilin “ekmel”e katıldığı gibi… Kâşâni’ye göre de, Hakikat-i Muhammedî mertebesi bütün hakikatleri kuşatan ve külliliği sayesinde bütün cüzlere sirayet eden hakikattir. Allah’ın yarattığı ilk şey benim nûrumdur hadîsinde işaret edilen, Ahmedî nurdur. Bu yorumla Nûr-i Muhammedi, nurların nûru veya ruhların babası diye isimlendirilmiştir. Kâşâni der ki, Hz. Peygamber’in peygamberlerin sonuncusu olması, onun kâmillerin sonuncusu olmasıdır, çünkü Allah kendisinden sonra kemalde ona denk başka birisini yaratmamıştır. “Biz ilkleriz ve sonlarız” demekle de, ilkde ve sonda zatî tecelli olduğu anlatılmaktadır. Kenan-er Rifai şöyle der: Akl-ı kül, hakikat-i Muhammediyye’dir. Nefs-i kül hakikat-i Muhammediyye’nin toplu olarak öz olarak zuhurudur. Bu iki âleme, ahadiyet ve vahidiyyet denir. Allah, ahadiyyü’z-zat ve vahidiyyü’s-sıfattır. Bu iki alem, Resulullah’dan evvel zuhur etti. Fakat kâinattan maksat ve mânâ odur. İşte: “Ben idim ferzende-i âlem/âlemin çocuğu, ama babamdan evvel oldum ben!” sözünün mânâsı budur. Ruh-i Muhammedî, bu yaratılıştan evvel idi.Kâinat ise ona hazırlıktan ibarettir. Evet, ağacın dikilmesi, dalı, budağı, yaprağı, çiçeği meyveden önce gelir fakat o dal budaktan maksat meyvedir. İşte Resulullah’tan evvel zuhura gelmiş şu mevcudattan da murat Ruh-i Muhammedî’dir. Hasılı herşeyin tohumu kendi meyvesidir. Yahut herşeyin meyvesi kendi tohumudur. Bütün peygamberler aynı nûrun tecellileridir. “Biz Allah’a ve bize indirilene; İbrahim İshak Yakub ve esbâta indirilene Musa ve İsa’ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah’a teslim olduk.” İslamiyet dünya kurulalı beri vardır. Fakat tekâmülü Resulullah zamanındadır. Âdem, Nuh.. İslâm değiller miydi ? Müslüman demek, temizlenmiş kimse demektir. Ruh-î Muhammedî her şeyden evvel hâlk oldu. Bunların hepsi Ruh-î Muhammedî’den nur aldılar. Peygamber Efendimizin nâm-ı şerifi bütün enbiyanın nâmıdır yani onun ism-i şerifi anıldığında bütün enbiyanın / nebîlerin ve evliyanın ve asfiyanın/ sâfiyete ermişlerin isimleri anılmış gibi olur. Çünkü bütün peygamberlerin getirdiği şeriat onun şeriatinde kemâlini bulmuş, Kur’an’da yüce ifadesine varmıştır.Onun getirdiği hakikat, insanlara söylenebilecek en büyük hakikattir. Onun dini, bütün gerçekleri kendinde toplar. Bütün ruhlara, varılacak yolu gösterir.Ve onun hakikati bütün hakikatleri içerir ve şerefli ruhu cümle ruhları ve ilimleri içine alır, kuşatır. O ilâhi Hakikat-i Muhammediyye şimşeğinin ışığı bütün nurları doğurdu. Hz.Âdem ilâhi isimler marifetini o nûru sâfîden, o hakikat-i Muhammedî’den buldu. Hz.Âdem, Şit aleyhisselamı kendine halife etti. Çünkü o nûrun eseri, onun alnında göründü. O cevher, Nuh aleyhisselamda deryadan nur incilerini yağdırıcı oldu yani zamanında, can deryasından maarif incilerini saçıcı oldu. Hz.İbrahim’in canı da bu nur ile Nemrud’un ateş dalgaları içine korkusuz ve zararsız girdi ve o ateş ona gülistan oldu. Ruhu o nûrdan kuvvet buldu da Hz.İsmail’in boynunu kesmek diledi, o nûrun bereketi ile hançer; taşı parçaladı, İsmail’in boynunu kesmedi. Hz.Davut’un canı o nûrun ışığı ile saygıya değer oldu. Demir, ona itaatkâr olup elinde mum gibi yumuşak oldu. Hz.Süleyman’a o nur nasip olup visaline erdi, cümle mahlûkat, cinler ve bütün insan ve hayvanlar hatta rüzgar bile onun hüküm ve fermanına itaat edici oldu. Yakup aleyhisselam, Yusuf’un ayrılığında sabır ile Hakk’ın kazasına rıza gösterdi. Görmez olan gözlerini o nûr-u âzâm açtı. Hz.Yusuf o nûru gördü, rüya tabirinde âlim oldu. Bu nûra mazhar olan Musa’nın elindeki asa o nûrdan gıda bulup ejder oldu. Meryem oğlu Hz.İsa aleyhisselam o nûra erişti de semaya yükselip, dördüncü felekte karar kıldı. Hz.Muhammed o felek nimetini buldu da bu kudretle ayı iki parçaya ayırdı. İşte bu nûru âzâm Peygamber Efendimizde kemalini bulduğu için o nûra Hakikat-i Muhammediye denildi. “Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun temsili içinde lamba bulunan bir kandil (mişkat) gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. Bu öyle bir ağaç ki yağı ,neredeyse, kendisine ateş deymese bile ışık verir. Bu ışık nur üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseye nûuruyla hidayet verir. Allah insanlara temsil verir; Allah her şeyi bilir.” Hak Teala Kur’an’ı Kerim’in bu ayetinde kendi zatî nûrundan misal verip; İnsanın zâtının nûrunu: Mişkat, Misbah ve Zücace ile tahayyülî bir şekilde nakletmiştir. Zâtın o teşbihi, insanın suretinden ibarettir. Mişkat (lamba konan yer) dan maksat: İnsanın sadrı (göğsü)dır. Zücac’dan maksat: Kalbidir. Misbahtan maksat ise: İnsanın sırrıdır. Ayette geçen (şecere-i mübâreke-mübarek ağaç)dan maksat: Gayba îman etmektir. O gayb da Hakk’ın halk suretinde Hakk olarak zuhûrudur. İşte gayba îman budur. Zeytinden maksat: Mutlak hakikattir. Çünkü mutlak hakikat ne her bakımdan tamamıyla Hakk, ne de her bakımdan tamamıyla halktır denebilir. İman ağacı da “Şarkiyye” değildir yani teşbihi (benzetme) nefyedecek (ortadan kaldırma)şekilde mutlak olarak tenzihi (Allah’ın, her türlü eksik ve noksandan uzak bulunduğuna ve insan vasfında olmadığına inanma) icap ettirmez. Yine o, “Garbiyye” de değildir. Zira, tenzihi nefy ederek mutlak teşbihi ihtiva etmez. Teşbih kabuğu ile tenzih özü arasından sıkılarak elde edilen bir sır ve hakikattir. Yakînden ibaret olan zeytin yağının ateş dokunmasa da alevlenmesi ve nur saçması mutlaka meydana gelir. Böylece o zeytin yağının kendi nûruyla kendi zulmeti ortadan kalkar. Zira o, nur üstüne nûrdur. Şöyle ki: Aşikâr nur ile gözdeki teşbih nûruyla, îmana ait nûrdan ibaret olan tenzih nûru ve birbirlerinin fevkindeki nûrun neticesi olan vahidle ilgili olan nûrdur. İşte Allahü Teala bu şekilde istediği kimseyi nûruna hidayet eder. Söyleşinin tamamı: CemalnurSargut.PDF ........................... (*) Ahmed er-Rufai ve O’nun kutlu izinin kılavuzlarından Kenan Rıfai hazretlerinin bereketli ocağından bir bilge, bir derviş, bir Osmanlı hanımefendisi, bir aşk, edep ve kemal insanı. Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 905
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |
||||||||
| Sonraki > |
|---|