|
Yazar Hasan Ali Yücel
|
|
18.01.2008 |
Cumhuriyet döneminin en çok anılan ve yazarlık yönüyle de bilinen Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel, 1897 yılında İstanbul’da doğdu. Posta ve Telgraf Nazırı Hasan Ali Efendi’nin torunu, Maliye Nezareti memurlarından Ali Rıza beyin oğludur. İlk öğrenimini, Altımermer’deki Yolgeçen Mahalle Mektebi’nde yaptı. Aksaray/Yusufpaşa’daki Mekteb-i Osmani’de rüştiye öğrenimini tamamladı. Vefa İdadisi’ne girdi. Son sınıftayken (1915) askere alındı ve yedek subay oldu. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhlerinden Mehmed Celalettin Dede’nin oğlu Baki Dede ile Şerafettin Yaltkaya, Hasan Ali Yücel’in yetişmesinde önemli rol oynamıştır. 1918’de askerliği bitince, Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Aynı zamanda bir gazetenin haber servisinde çalışıyordu. Hukuk’tan ayrılıp, Edebiyat Fakültesi’ne geçti. 1921’de felsefe bölümünü bitirdi. Aynı yıllarda, Yeni Mecmua, Dergah, Büyük Mecmua, Düşünce, Milli Mecmua gibi dergilerde şiir ve makalelerini yayınladı. Bir süre, Edebiyat Fakültesi’nde öğrenci disiplinini sağlamakla görevli, ‘inzibat memurluğu’yla ilgilendi. İzmir Erkek İlköğretmen Okulu’nun Türkçe-Edebiyat öğretmenliğine atandı. (1922) Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulünden sonra Kuleli Askeri Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve Galatasaray Lisesi’nde edebiyat, felsefe, sosyoloji ve yurttaşlık bilgisi dersleri verdi. 1927 yılında Milli Eğitim müfettişi oldu. Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 78 |
|
Devamını oku...
|
|
|
Yazar Sadık Yalsızuçanlar
|
|
18.01.2008 |
Bilgelerin Sultanı İbn Arabi, Fetihler kitabının bir yerinde şöyle der : ‘Allah’ın seninle açtığı ilk kapının senin nefsinin kapısı olduğunu bilir misin? Sen, kevnsin. Allah ise, seni var edendir. Varlığı seninle açmıştır. Sen varlığın anahtarısın. Bu yüzden sen O’nun yanındasın, Allah’tan başka kimse seni bilemez…’
‘Nehrin ötesi’ anlamına gelen Maveraünnehr’in hakikatini ve bu hakikatin Anadolu coğrafyasına, oradan tüm dünyaya yayılışını konuşmaya bu sırdan bakmak gerekir. Fetih, Fettah’ın zuhuru, ruhun açılması, kalbin sırlarının taşmasıdır. Bu, denizin halleri olarak dalgalanma, kabarmadır, büyüme, genişleme, kabz halinden bast haline geçiş…Bu, fetihtir, Şeyh-i Ekber, bu sırdandır ki, fetih, nefsin kapılarının açılmasıdır der.
Yorumlar (2) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 300 |
|
Devamını oku...
|
|
|
Yazar Recep Alpyağıl
|
|
17.01.2008 |
|
“… İspanya mahkemesinin (1992’deki) deklarasyonu ile Marrano tarihinin sonunun geldiği söylendi. Sen istersen buna inanabilirsin. (…) Biz Marranoyuz, her durumda Marrano …” J. Derrida[1]
Bu metindeki amacımız, Marrano olduğunu birçok defa söyleyen Derrida’nın, Marranoluğu niçin önemsediğini, denebilirse eğer, benimsediğini, söz konusu adlandırmanın yapısöküm açısından ne tür bir önemi olduğunu netleştirmektir. Tabii bu arada, Marranolarla aynı kuşak içinde olmalarına rağmen unutulan Moriskolara (ki, her iki kelimenin de kökeni aynıdır) ve söz konusu iki siyasal kimliğin paylaştığı coğrafyadan gelen Endülüslü İbn Arabi’ye değineceğiz. Bu bağlamda tartışmaya açacağımız bir başka temel sorun da Marrano Derrida ile Morisko İbn Arabi ve hatta Morisko Müslümanlar arasında bir iletişimin olup olmayacağı, eğer olursa bunun, eğer bir sınırdan söz edilebilirse, hangi “sınırlar içinde” gerçekleşebileceğidir. Konuya iki alıntı ile başlamak istiyoruz. Bunlardan ilki Derrida’nın son derece zorlu, şifreli metni İman ve Bilgi’nin sondan bir önceki narlı, parçalı paragrafındaki şu ifadeleridir: Varlık-tanrıbilim imanı gizler [encrypte; kodlar] ve onu kendi tekil gizinin anısına varıncaya kadar yitirmiş, daha doğrusu bu gizi yaymış, çoğaltmış bir tür İspanyol Marrano’nun durumuyla aynı yazgıya uğratır. Bir natürmort amblemi: bir Paskalya akşamı, masa üzerinde yarılmış bir nar.[2] Yorumlar (1) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 200 |
|
Devamını oku...
|
|
|
Yazar Şahin Uçar
|
|
17.01.2008 |
Bismillâhirrahmanirrahim. Allaha hamdolsun ki Kelâm-ı Kadîmi ile Âdeme hitab etmiş. Ve beşeriyete o Kelamın nûrunu teblîğ eden Muhammed’e salat ü selam olsun: İşte o Kelam-ı Kadim’den bir ayet: "Haleka'l-insân; allemehu'l- beyân": Hak yaratdı insanı; talim etdi beyanı.“ Bir başka âyetde diyor ki: Güzel kelime kökleri yeryüzünde dalları gökyüzünde büyüyen bir ağaca benzer. Bakara suresinde kelama dair bir ayet daha var: “Ve alleme Âdeme’l -esmâe küllehâ”: Ve Âdeme bütün isimleri öğretdi.“
Allah Âdeme bütün isimleri öğretdi... Yani insana düşünmeyi ve her şeyi ismi ile çağırarak teshîr etmeyi, büyüleyerek hükmetmeyi Allah öğretdi. Kelam Allah tarafından bahşedilmiş bir kabiliyet. Gerçi, “lisan insanların bazı ses sembolleri –kelimeler- kullanmak için kendi aralarında bir anlaşmaya varmaları ile mi meydana gelmiştir, yoksa ilahi menşeli midir?” meselesi hakkında, lisan felsefecileri arasında, Heraklit’ten beri devam eden bir takım münakaşalar vardır. Kuranı Kerimdeki başka bazı ayetlere dayanarak, dilin “tevkif” ile mi “tevatu” ile mi meydana geldiği; yani ilahi menşeli mi yoksa insan eseri mi olduğu hususunda, islam uleması arasında dahi bazı farklı görüşler serdedilmiştir. (Mehmed el-Antaki, el-Veciz fi Fıkhü’l-Lüga, Darü'ş-Şark Neşriyat, 1969, sh.55) İnsanların birbiri ile anlaşmak, ruhi temas kurmak, haberleşmek ve fikir alış verişi yapmak için kullandıkları asli vasıta lisandır: ister konuşmak ve yazmak, ister işaret dili veya başka semboller kullanma şeklinde olsun... Şüphesiz beşeri dillere göre sınırlı da olsa, hayvanların bile kendilerine mahsus bir dilleri var: Arılar, havadaki dans etme biçimleri ile, hemcinslerine bal toplanacak çiçeklerin bulunduğu yerleri tarif edebilirler. Maymunlara, sağır ve dilsizlerin kullandığı Amerikan İşaret Dili öğretildiği takdirde, bu vasıta ile konuşabiliyorlar; lakin, dili kullanma kabiliyetlerinin ancak 2-3 yaşındaki bebekler seviyesinde kaldığı müşahede edilmiştir. Balina ve Yunusların haberleşmek için kullandıkları dilin kelimelerini deşifre etmeye çalışanlar var. Yorumlar (1) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 270 |
|
Devamını oku...
|
|
|
Yazar Said Nursi
|
|
17.01.2008 |
|
"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın..." Âli İmran;103. "BU İLAHÎ KELÂM-ki üzerinde hiçbir şüpheye yer yoktur- Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara bir rehber [olarak indirilmiş]tir." Bakara Sûresi;1-2.
 Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüp ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur: Erkân ve ahkâm-ı zaruriye-ki yüzde doksandır-bizzat Kur'ân'ın ve Kur'ân'ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilâfiye ise, yüzde on nispetindedir. Kıymetçe mesail-i hilâfiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt vardır. Mesele-i içtihadiye altın ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu on altının himayesine vermek, mezc edip tâbi kılmak caiz midir? Cumhûru, burhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân'ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı. Yorumlar (1) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 340 |
|
Devamını oku...
|
|
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 10 - 18 Toplam: 26 |