|
Yazar yunus nadir eraslan
|
|
19.01.2008 |
|
Meltem esiyordu. Saçlarım şimdiki gibi kumral değildi. Daha mı koyu kestane rengiydi, yoksa kahverengi miydi? Bir rüyanın tesiriyle hızla koşmalardı. Nefessiz kalmaya zorlanmak içindi her şey. Her şey çocukluk ve onun telaşsız kıyısında durmak ve seyretmekti… Nefessiz seyretmek... Hatta daha sessiz daha sessiz… Yapraklar hışırdasın, rüzgâr essin, bahar neşvünema etsin, taylar oynaşsın, köpekler ulusun, kuşlar ötüşsün, abdallar dönsün içindi… Yağmur yağsın, dağlar haykırsın, taşlar aksın, balıklar yüzsün, güneş çıldırsın, gece boyansın, ruhlar birleşsin içindi…
İşte böylesine her şeyin olanca hızıyla değiştiği ya da değiştikçe dönüştüğü, aslının aynı olduğu, aslıyla göründüğü bir günde çocuk elbisesini hızla giyindi ve koşarak yolun iki yanının söğütlere büründüğü ucundan yürümeye başladı. Zira bu yol belki de onun hayatına açılan en tenha yol olarak kalacaktı. Ona burada görünmüştü alamet ve buradan yürümesini istemişti. Oltasını alarak yolun uzak ucunda akan dereye gidenin rüyasını yaşamalıydı. Yorumlar (1) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 315 |
|
Devamını oku...
|