Skip to content

Düşün Seli... GökEkin İrfan

Narrow screen resolution Wide screen resolution Increase font size Decrease font size Default font size default color
Anasayfa
Batı düşüncesinde insanı homojenleştirme eğilimi
Yazar Dâryûş Şâyegân   
07.02.2008
 " Asya'da bir bilgenin sahip olduğu değerle Batılı bir bilgine duyulan saygı bir değildir. Çünkü Asya'da manevî olgunluğun ölçütü kabul edilen şey, bilgenin konuşmalarında ve davranışlarında kendini gösteren birlik (vahdet)'ti ve makamı yükseldiği nispette nüfûz sahibi olup taklit mercii olurdu. Hindistan'da insanlığın en üst mertebesi canlı özgürlük makamına ulaşmaktı, yani ölüm ve hayat kaydından sıyrılan ve varlık sırrının bilincine erişen birisinin yüksek makamına erişmekti. Çin'de ideal insan iki türlüydü: Birisi, her şeyde orta yolu tutma, alçakgönüllülük, adsızlık ve türdeşlerine aşk duyma erdemleri arasında sayılan Konfüçyüs geleneğinin bilgesi ve diğeri eylemsizliği meslek edinen Tao'ya müstağrak olan, kendisini varlık çarkının sabit ekseni olarak gören ve sosyal işlerle uğraşmaktan kaçınan Taocu bilgedir. Japonya'da bilge adam Zen rahibi ya da Samuray yiğidi idi. İslâm'da insanlığın tüm erdemlerini şahsında toplayan insân-ı kâmil, Muhammedî gerçekliğin (hakîkat-i Muhammedî) mazharı ve ârif-i billâh idi. Yani, Hakk'ın fenâsında fâni olmuş ve onun bekasıyla bâki olmuş kimseydi. İranlı düşüncesinde de harâbâtî rint aynı yüksek değere sahipti. Bu bilge insanların çeşitli türleri arasındaki ortak yön, özgürlük, kayıtsızlık ve minnetsizlikti. "

Dâryûş Şâyegân
Çeviren
Doç. Dr. Derya Örs

Fetret döneminde düşüncenin dayanağı ve konusu yoktur; sanat kürsüden yoksundur ve davranışlar çeşitli kültürel ve tarihî katmanların çatışması sonucu anormallikler gösterir; işte bu yüzden insanın özündeki anlam da değişime uğrar. Bu büyük değişimi kavrayabilmek için bir dizi değişimin ürünü olan modern Batı antropolojisi üzerinde kısaca durmamız gerekir. Natüralistlerin ve pozitivistlerin 19.yüzyıldaki öğretileri, insanla hayvan arasındaki farkın cevherî ve zâtî bir fark olmadığı, sadece bir derece farkı olduğuna inanan alet yapan insan varsayımına ulaştı. İnsanı hayvandan ayıran bütün sıfatların yok olması, onun bilgi veya bilgisizlik derecesinin ölçüsünü belirleyen hiyerarşinin ortadan kalkması; modern ideolojilerde insanın sadece sahip olduğu dürtülerinden birisine indirgenmesine, bu dürtülerinse tarihin itici gücü sayılmasına neden oldu.

Bu itici güç ya cinsellik ve libidodur (Freud), ya iktidara yönelik irade (Schopenhauer, Nietzsche, Adler), ya da en genel anlamıyla beslenme içgüdüsünden kaynaklanan üretim araçlarıdır (Marks). Öte yandan bu indirgemeci yöntem, insanın bütün üstün sıfatlarını düzleyen homojenleştirici bir güç niteliğindeydi ve sonuç olarak, içi boş, Musil'in deyişiyle her yeni kalıba girebilen, özelliksiz bir insan meydana getiriyordu. Geçmişte, Hâce Nâsır-i Tûsî'nin tasvir ettiği ve evsâf-ı eşrâf'ın (seçkinlerin nitelikleri) makamını belirleyen görevlerin ve sorumlulukların yerini aldı. Bizim sınıfsal sistemimiz, Hindistan'daki kast sistemi, Konfüçyüs düşüncesindeki görevlerle unvanların uyumluluğu veya amatörlüğün bir görev sayılması düşüncesi; bir rütbeler ilkesi üzerine, yani insanın insanlığının makamına ve şanına uygun bir düşünce üzerine bina edilmişti.

Batı düşüncesinde insanlığın özü değişime uğradığı için, bundan böyle insanın önemini ve şanını artık öznel ve içsel olan evsâf-ı eşrâf değil, dış ölçütler belirliyordu. Bir başka deyişle sahip olmak, imek/olmak ile bir oldu. Artık insanın önemini ve derecesini, sahip olduğu içsel ve manevî sıfatlar değil; eşyayla bağı, zenginliği, sosyal makamı, bilgisi ve sonuçta bunlardan ortaya çıkan görevler belirler oldu. Hindistan'da bir gurunun, İran'da bir ârifin veya Japonya'da bir Zen rahibinin makamı; onların bilgi, servet, başarı veya günümüzün filan ideolojisine bağlılıklarından değil, manevî ve ahlâkî erdemlerinden kaynaklanıyordu. öte yandan bu tür bireyler, kendi çaplarında toplum içinde insanın makamının belirlenmesinde bir ölçüt sayılıyorlardı.

Asya'da bir bilgenin sahip olduğu değerle Batılı bir bilgine duyulan saygı bir değildir. Çünkü Asya'da manevî olgunluğun ölçütü kabul edilen şey, bilgenin konuşmalarında ve davranışlarında kendini gösteren birlik (vahdet)'ti ve makamı yükseldiği nispette nüfûz sahibi olup taklit mercii olurdu. Hindistan'da insanlığın en üst mertebesi canlı özgürlük makamına ulaşmaktı, yani ölüm ve hayat kaydından sıyrılan ve varlık sırrının bilincine erişen birisinin yüksek makamına erişmekti. Çin'de ideal insan iki türlüydü: Birisi, her şeyde orta yolu tutma, alçakgönüllülük, adsızlık ve türdeşlerine aşk duyma erdemleri arasında sayılan Konfüçyüs geleneğinin bilgesi ve diğeri eylemsizliği meslek edinen Tao'ya müstağrak olan, kendisini varlık çarkının sabit ekseni olarak gören ve sosyal işlerle uğraşmaktan kaçınan Taocu bilgedir. Japonya'da bilge adam Zen rahibi ya da Samuray yiğidi idi. İslâm'da insanlığın tüm erdemlerini şahsında toplayan insân-ı kâmil, Muhammedî gerçekliğin (hakîkat-i Muhammedî) mazharı ve ârif-i billâh idi. Yani, Hakk'ın fenâsında fâni olmuş ve onun bekasıyla bâki olmuş kimseydi. İranlı düşüncesinde de harâbâtî rint aynı yüksek değere sahipti. Bu bilge insanların çeşitli türleri arasındaki ortak yön, özgürlük, kayıtsızlık ve minnetsizlikti. Asya hikmetinde insanlığın ölçütlerini bu bilge insanlar tayin ediyorlardı; halbuki modern Batı kültüründe insanlığın belirleyici öğesi entelektüel'dir. Entelektüel her işe karışan, insanî olgulara ilişkin her türlü problem üzerinde duran kimsedir. Çünkü onun töresi sorumluluk demektir, yani kendi düşünsel misyonu karşısındaki sorumluluğu. Bu yüzden Sartre, entelektüeli, Hegel felsefesindeki yaralı bilincin bir aşaması saymaktadır. Ruh fenomenolojisinde bu aşama, efendi ile köle diyalektiği aşamasının hemen ardından gelir. Oysa, efendi ve köle diyalektiği aşamasında, bilinç, bir başkasının tanınması ve özgürlük, iki ayrı şahıs arasında bölünürler. Efendiler, bu sıfatları yalnızca kendilerine ait sayarlar, köleler de onları sadece efendilerin varlığı sayesinde teşhis edip tanıyabilirler. Yaralı bilinç aşamasında bu keşmekeş tek bir bireyin bilinç alanına intikal eder, böylece yaralı bilinç uyum talebinde bulunan iki öğenin çatışma alanı haline gelir: Kalıcı olmayan benlik ile ideal benlik. Oysa birincisinin ortaya çıkışı sahtedir; ideal olan ikinciyse henüz hiç gerçekleşmemiştir. İşte bu yüzden bilinç içeriden çatlar ve sonuç olarak yaralanır. O halde, entelektüel, toplumun yaralı bilincinin simgesidir. Toplumdaki uyumsuzlukları uyumlu hale getirmesi gereken odur ve bu görevin sorumluluk inancı, aydını toplumun uyanık vicdanı yapar.

Aydın, Asyalı bilgenin sahip olduğu hürmete sahip değildir. Eylemi ve bilgiyi içtenlikle yoğuramadığından olmasa bile, bir cepheden başka bir cepheye meylettiği, siyasal bir suç işlediği veya bir olay karşısında yeterince sorumluluk gösteremediği için çok zaman eleştiriye uğrar ve bu konular genellikle siyasal bir renge ve ideolojik bir öneme sahiptir. Bir başka deyişle bunlar, aydının yaralı bilincinden doğan sorumlulukların tümüdür.

İnsânî rütbeler hiyerarşisinin ortadan kalkması, Asyalı toplumsal sistemin temeli olan otorite ve itaatin de yok olmasına yol açtı. Bu sistemlerde babayı oğula, eşi kocaya, mürîdi mürşîde, yaratılmışı yaratana, toplumu şerîata bağlayan bağlar; uygunluklar ve kaynaklar doğrultusunda sırayla âile üyelerini, bir şehrin ve ülkelerin halkını kendi bölgelerinde birbirine bağlayan ana halkalar; sonunda ümmeti şerîata ve halka bağlayarak, içinde her bireyin bir makamının, her sınıfın bir idealinin ve her ulusun bir sisteminin bulunduğu konik bir dünya yaratıyordu. Ne var ki Batı uygarlığı bu hiyerarşiyi ortadan kaldırdı; yerine demokrasiyi ve her insanın kanunlar önünde özgür olduğu idealini koydu. gerçekte ise kanun, kast sisteminin, Asya toplumundaki ve Ortaçağ Batısındaki görevlerin yerini aldı. Görevler, insanların makamlarına göre değiştiği halde, kanun herkes için eşitti. Bunun nedeni şudur: Bu yaklaşıma terettüp eden düşünce soyut bir insan anlayışına sahipti ve bu anlayış, aydınlanma çağının ideali olan insan akıl ideali ölçütü üzerine kurulmuştu.

Batı düşüncesinde, bu insan anlayışı aleyhine kıyam edişin uzun bir geçmişi vardır. Nietzsche'nin, demokrasinin homojenleştirici yönüne karşı itirazı ve eleştirisi ve çeşitli genel görüşler bu sıkıntıdan kaynaklanmaktadır. Onun üst insanı, bu homojenleştirme eğiliminin aksi yönünde hareket etmesi, bayağı ve vasat genel geçer değerlerin ötesinde değerler yaratması gereken yaratıcı bir insan olmalı, herkesi ortalama insanın durgunluğu düzeyine indirgeyen homojenleştirici sistemin ötesinde bir sisteme tâbi olmalıdır. Ancak asıl şaşırtıcı olan nokta şudur ki Ernest Benz'e göre57 böylesi Hıristiyan karşıtı bir söyleme sahip olan Nietzsche'nin üst-insan kavramının kendisi, aslında Hıristiyan üst-insanı kavramının evrilmiş bir tasviridir ve erken Hıristiyanlık döneminde Origéne, St. Clément d'Alexandrie ve Denys l'Areopagite gibi Yunan kilisesi önderleri arasında hyperanthropos, yani üstün insan şeklinde yansıyan, Doğu'nun kendinden geçmiş bilgelerinin tasvirini hatıra getirmektedir.

Aydınlanma çağıyla birlikte insanlık (humanitas) kavramı, insanın özünün belirleyicisi olarak yorumlanmaya başlar. Bu insanlık ya da humanitas kavramı, Rönesans dönemi hümanizminin vârisidir. Hümanizm ise kaynağını Roma kültüründen alır. Hümanizmin ilk izlerine kadim Roma kültüründe rastlarız. Homo humanum yani insanlık sıfatlarıyla donanmış insan, homo barbarum yani barbar insanın karşısında yer alır. Homo humanum, insanlık onuruna sahip olan Romalıdır. Humanitas sözcüğü, Yunanca paideia kavramının Latince çevirisidir. Bundan dolayı Roma dönemiyle geç dönem Yunan kültürünün birbiriyle çakışmasından meydana gelen bir olgudur.58 İnsanlığın makamı, onun uygarlığı demektir. Bu kavram hemen hemen İngilizce gentleman sözcüğünün ifade ettiği ideye denktir. Yani donanımlı, gösterişli, kendine hâkim, eğitimli, inatçılıktan, acelecilikten, sabırsızlıktan uzak, doğru bir yaşam tarzına sahip insan demektir. Bu kavramı, az çok Ortaçağ fütüvvet idealinde ve Rönesans'ın gentiluomo kavramında buluruz. 59 Montaigne ve Pascal'e göre insanın makamını insanlığının büyüklüğü veya aczi belirler. Ancak Herder, Alman hümanizmi içinde, Roma insanlığının ülkülerini yeniden diriltmiştir.60 Herder'e göre insanlık, beşer türünün sanatıdır. Yani, insanın yeniden hayvanlık derekesine düşmemesi için geliştirilmesi gereken bir idealdir. Bir başka deyişle, insanlık, beşer türünün sanatkârca geliştirilmesi ve eğitilmesi demektir ve bunun temeli, tarihî akışın başından beri gelişmeye devam eden insanın doğal yapısıdır. Herder bu konuda şöyle der: "İnsanlık, beşer türünün hazînesi ve sanatıdır; bunun geliştirilmesi ve beslenmesi hiçbir zaman duraklamaması gereken bir iştir. Çünkü, durması halinde yeniden hayvanlık derekesine düşeriz."

Romantizmin ortaya çıkışıyla birlikte, Hıristiyan üst-insanı bir başka şekle bürünür. Aydınlanma çağının geliştirdiği, terk renkli, tek tip soyut insan tasavvuru, insandan başka şeyler de bekleyen romantik düşünürleri ve şâirleri tatmin etmiyordu. İdeal üst-insan artık yaratıcı ve sanatkâr bir deha ya da en güzel örneği Napolyon'da görülen siyasal bir dâhi idi. Dâhiler, kendi namuslarını ve kanunlarını yapan, hiçbir ideale mahkûm olmayan, hiçbir sisteme tâbi olmayan kimselerdir. Başkalarına, şehâmet, cesâret, atılganlık ve küstahlık olarak görünen şeyler, onlar için sıradan hallerdir. Çünkü dâhi bir yanardağ gibi her şeyi alt üst ederek yeni idealler yaratabilir. Bir başka ifadeyle dâhi, Hıristiyan üst-insanının dünyalılaşmış bir şekli olan asî ve aykırı insandır. Hıristiyan üst-insanı, Hıristiyanca bir teslime ve aşka ulaştığı halde, romantik dâhinin ayırıcı özelliği asilik ve bütün egemen sistemlere karşı başkaldırmaktır. Bu başkaldırı damarını, Avrupa düşüncesinin değişim seyrinde, 19.yüzyılın son nihilis ve anarşistlerinde aramak gerekir. Sanatçı ve siyasal dâhiler, yaratıcı dehalarını, hiçbir otoriteye tâbi saymayan ve kendilerini dünyadaki her eylemin ölçütü, her değişimin kaynağı kabul eden kimselerdir.

İnsan kavramındaki seyrin dönüm noktasını ve onun sonraki şekillerini Hegel felsefesinde aramak lazımdır. Hegel'e göre aydınlanma çağı insanı kavramı sığ ve yüzeyseldir; çünkü insanı insan yapan yalnızca ruhtur. Bu söylem, Hegel'in Din Felsefesi'nin ilk sayfasına da yansır. Bundan dolayı, Hegel'in insan anlayışı, aydınlanma çağı antropolojisi bağlamında olmayıp teolojik bir yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Ruh, işte bu Hıristiyan kelâmıdır ve bu yüzden insanüstüdür. Mesih de insan olduğu ve aynı zamanda Tanrı'nın oğlu olduğundan, belirli bir ulusa ait olmayıp bütün insanlığın malıdır. Ancak insan kendi zâtında tanrısal ruh ise, Hegel'e göre gerçek ve normal insan nasıl bir insandır?

Hegel, Hukuk Felsefesi'nde şöyle der: "Hukukun konusu, tüzel kişiliktir. Ahlâkta özne (suje) insandır; âilede âile üyesi, burjuva toplumunda burjuvadır. Burada amaç, gereksinimlere konu olan insandır." Hegel'in bu tanımı, Batı düşüncesini çeşitli yönlerde isyana sevk eden sonraki düşünürlerin gösterdikleri çoğu tepkinin başlangıç noktasıdır. Feuerbach, doğrudan insanın kendisine yaslanan, Hıristiyanlık'tan bağımsız bir antropoloji meydana getirmeye çalışır; ancak hümanizm idesi Hıristiyanlığın kendi idealleriyle yoğrulmuş olduğundan, hiçbir üst otoriteye bağlı olmayan ve içi boş görünen bu bağımsız antropoloji kuşkuyla karşılanmış, bu insan anlayışına karşı koyan kimseler insana yeni bir değer ve makam kazandırmaya çabalamışlardır.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında üç büyük asî ile karşılaşırız: Bu üç kişi Marks, Kierkegaard ve Nietzsche'dir. Bunların ortak yönü, her üçünün, son noktası Hegel olan felsefî geleneğe karşı başkaldırmaları ve her birinin kendi yolundan bir sıçrayışla ya da sistemini ve bilinen kavramlarını alaşağı ederek felsefe geleneğini değiştirmeye çalışmalarıdır. Kierkegaard şüpheden imana sıçrar. Bu sıçrama, her türlü inançtan arındırılmış bir dünyanın imansızlığına bir cevap olduğu gibi, aynı zamanda aklın zevalinin de tanığıdır. Yani modern düşüncenin başlangıcında Dekartçı kuşku ile başlayan aklın zevali. Marks teori ile pratik arasındaki bilinen bağı altüst eder. Teori, artık bir ideoloji hükmündedir; bir başka deyişle, bir tür üstyapıya dönüşmekte ve belli bir zaman kesitinin ekonomik ve toplumsal altyapısının doğrudan yansıması olmaktadır. Nietzsche'nin sıçrayışı, Eflâtunî dünyayı alaşağı etmektir. Nietzsche bakışlarını Eflâtun'un ideler göğünden döndürüp yeryüzü hayatının ihtişâmına çevirir. O, batı düşünce tarihini nihilizmin tarihi, yani 2500 yıllık bir yalan olarak kabul eder. Eflâtunî dünyayı değiştirmesinin şöyle bir açıklaması vardır: "O dünyaya terettüp eden değerlerin artık bir geçerliliği ve içeriği kalmamış, sonunda Tanrı'nın ölümüyle, yani o değerlerin ölümüyle son bulmuştur." Bu değerlerin yok oluşu, Batı düşüncesi, Sokrat ile birlikte varlığı bir değere indirgediği ve ahlâkın egemenliğinin yolunu açtığı gün başlamıştır.

Bu üç düşünürün başkaldırısı, modern Batı toplumunu homojenleştiren güce yöneliktir. Bu güç, ya insanı ahlâkî bakımdan zaafa uğratır (Kierkegaard), ya ticârî bir metaa dönüştürür (Marks) ya da niteliksiz, vasat bir insana indirger (Nietzsche). Kierkegaard'a göre, toplumculuk ve katılım ilkesi olumlu edğil olumsuz bir şeydir; çünkü duygulardan kaynaklanan bir tür oyalanmaya ve vehme doğru kaçış hükmündedir. Onun diyalektik yönteminin amacı, zayıflatıncaya kadar bireyleri güçlendirmektir. Çünkü sayılarını artırmakta ancak ahlâkî yönden zaafa uğratmaktadır.61 Kierkegaard'ın toplumculuk ve katılım ilkesine başkaldırısının sonucu, dinî bir objektiviteye ulaşması olmuştur.

Marks, metaa dönüşen, ekonomik, siyasal ve dinî yabancılaşmadan sıkıntı çeken insanı kurtarmak ister. İnsanın özgürleşmesi sadece insanı değiştirmekle mümkün değildir; bunun için insanın içinde yaşadığı dünyanın da değişmesi gerekir. Bunun açıklaması şudur: İnsan kendi dünyasının yapıcısıdır ve sonuç olarak sosyal ve kitlesel bir varlıktır. Ancak, üretim tarzıyla insanın var olma tarzı arasında tam bir uyum olduğu, insanın özünü üretim tarzı ve ekonomik koşullar belirlediği için; sonuçta bütün ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel koşulların da değişmesi gerekir. Bu devrim, insanın devlet tahakkümünden ve burjuva toplumundan özgürleşmesiyle sonuçlanacak ve bu büyük değişimin misyonu doğal olarak proleter sınıfa ait olacaktır. Proleter, toplumun en yoksun sınıfıdır; aslında o insan değil, kendi iş gücünü savunmasızca satan birisidir. Evrensel olan ve öteki sınıflara özgü sınırlı menfaatlerle kayıtlı olmayan bu sınıf, ne zaman özgürleşir, burjuvazi mülkiyetini ve özel sermayeyi ortadan kaldırırsa; işte o zaman özel ekonomi, içinde mülkiyetin ve ekonominin aynı olduğu bir bütünlük içinde eriyecek ve orada egemen olan insan artık burjuva değil, sosyal ve komünist bir insan olacaktır.

Nietzsche, modern teknoloji toplumunun alet yapan insanına karşı, yeni idealler getiren ve güç istemi demek olan üst-insan tasvirini sunar ve şöyle der: "Bana kalırsa, günümüz Avrupa'sında, insan sevgisi, insanlık, acıma, şefkat gibi övmeye alıştığımız kutsal değerler; kimi insanî içgüdüleri okşamaktan veya bastırmaktan kaynaklanan zâhirî değerler olabilirler, ancak sonuç itibarıyla insan türünü güçsüzleştirmekten yani bayağı bir insana indirgemekten başka bir şey değildirler."62 Nietzsche'nin üst-insan kavramı, son aşamalarında, Darwin'in evrimci felsefesinin, Feuerbach'ın antropolojisinin ve Marks'ın komünist insanının nüfûzu altına giren ve sonunda Nietzsche'nin düşüncesinde, onun tepe taklak bir görünümü şeklinde ortaya çıkan, erken dönem Hıristiyan üst insanının aşamalı düşüşünün son aşamasıdır.

Yüzyılımızın 20'li yıllarında, Max Scheler'in kurduğu Alman felsefî antropoloji ekolü, birbirine aykırı ideolojilerin tozuna bulanmış olan insan kavramını yeniden bulmaya ve ona yeni bir birlik kazandırmaya çalıştı. Uzmanlık bilimlerinin olabildiğince artması, evrimci teoriler, her biri kendi dünya görüşüne uygun bir insan anlayışına sahip olan aşırı ideolojiler, insanın gerçek cevherini aydınlatmaktan çok gizlerler. Scheler'e göre, insan, tarihin hiçbir döneminde günümüzde olduğu kadar çözümlenemez kapalı bir sorun olarak tecelli etmemiştir. "İnsan denir?" sorusu, felsefî antropoloji düşüncesinin eksenidir. Öte yandan, XIX. yüzyıl sonlarındaki önemli akımlar, Nietzsche, Dilthey ve ardından Bergson, Simmel, Klages gibilerin hayat felsefesi ve yine şâirlerin ve yazarların insan hakkında ortaya koydukları keskin sorular, bu yeni ekole büyük bir dinamizm kazandırdı. Bu ekolün kurucuları sayılan Scheler ve onun ardından H.Plessner ve A.Gehlen, insanın dünyadaki yeri konusunu, her biri bir başka bakış açısıyla incelerler. Bunlar insanın evrendeki konumunu63 veya organik yaşamın aşamalarını64 ortaya koyduklarından, insanın evren manzarasındaki durumunu sorgular ve evreni, içinde insanın özel bir mertebede bulunduğu sağlan bir hiyerarşik sistem olarak algılarlar. İnsanı, sadece bu konumu ve mertebesi dikkate alındığında yeni baştan tanımak mümkündür. Bu sistemin alt basamaklarında, insan ve hayvan arasındaki ilişki ortaya konur ve bu temel ilişki bu ekolün incelemelirinin başlangıç noktasıdır. Scheler'e gören insan ile hayvan arasındaki cevherî fark şuradadır: İnsanın ruhu vardır, içgüdülerini bastırabilir veya okşayabilir ve evrenin ufuklarına açık kalabilir. Bir başka deyişle insan, dünyası olan tek varlıktır. Scheler bu gücü uslamlama olarak adlandırır. Onun inancına göre, insan ile hayvan arasındaki esas fark, insanın Tanrı'yı arayan bir varlık olmasıdır. Tanrı'yı arayanlarla ondan gafil olanlar arasındaki fark, derece itibarıyla insan ile hayvan arasındaki farktan daha fazladır. Yeniden doğurulmuş Hıristiyan insanıyla iki ayağı üzerinde yürüyen bir memeli arasında aşılması imkânsız bir uçurum vardır. Ancak alet yapan insan ile evrimleşmiş hayvan arasındaki fark yalnızca aşamasaldır. İnsan, sırf evrenle arasındaki manevî bağdan dolayı insan olur. Doğal insan yoktur; Tanrı antropomorf bir icat değil, aksine teomorf bir varlıktır.65

Plessner'e göre, insanın cevheri onun dış merkezliliğindedir; yani insanın mahiyeti, onun merkezinden çıkmasında, kendisine dışarıdan bakmasında, kendisine karşı kendisiyle bağ kurmasında, merkezî bir noktada duramayınca da sınırsız bir ilerlemeye mahkûm olmasındadır. Arnold Gehlen'e göre ise, insanın hayvandan farkı, insanın eksiz bir varlık olmasıdır; yani insan doğada özgürce yaşayamaz, bu eksikliği telafi etmek için kültür yaratmak zorundadır. Bundan dolayı insan, kültürel öze sahip bir varlıktır.

Modern Batı düşüncesinde ve Asya uygarlıklarında insanın insanlığını birbirinden ayıran şey, Scheler'in değindiği konu olabilir: Yani insanın gerçekle ya da daha üst bir varlıkla ilişkisi. İnsan hakkındaki tasavvurumuz, insan ile kökeni arasında bir bağ bulunup bulunmadığına göre farklılık gösterecektir. Batı'da insanlık kavramının ayağa düşmesinin nedeni, insanın kendi insanlığını, kendi varlık temeli üzerinde kurmaya çalışması, o zamana dek yapısını oluşturan şeyden uzak düşmesi ve ona karşı yabancılaşmasıdır. O.F.Bollnow bu yönteme antropolojik indirgeme yöntemi adını verir66. bu yöntem, sözgelimi Feuerbach'ın düşüncesinde ulûhiyetin, dış dünyada insan zihninin bir yansıması olmasına ve bu dış dünyanın onun kendi karşısında yer almasına neden olan bir yöntemdir. Aynı yöntem, XIX.yüzyılda felsefeyi antropolojiye indirger, onu evrenbilimden (kozmoloji) ve kelâmdan (teoloji) koparır ve sonunda Tanrı'yı süper-ego'ya indirger.

 


57 Ernest Benz, Der dreifache Aspekt des Übermenschen, Eranos Jahrbuch, Zürich, 1950, s.110.
58. M.Heidegger, Platons Lehre von der Wahrheit, Mit einem Brief über den "Humanismus", Francke Verlag, Bern 1954, s.62.
59. K.Lowith, Gesammelte Abdabdlugen, zur kritik der geschichtlichen Existenz, Stutgartt 1969, s.179-181.
60. Herder, Samtliche Werr, hrsg. Von B.Suphan, Berlin, C.XVII. s.115.
61. Søren Kierkegaard, Kritik der Gegenwart, s.54-55
62. W.W.XIV. s.66
63. Max Scheler, Die Stellung des Mesnchen im Kosmos, Darmstadt, 1928.
64. Helmuth Plessner, Die Stufen des Organischen und der Mensch, Berlin 1928
65. K.Löwith, a.g.e.., s. 182'den naklen.
66. Otto Friedrich Bollnow, "Die Philosophische Antropologie und ihre methodischen Prinzipien", in: Philosophiche Antropologie heute, Munchen 1974, s.27.


Yukarıdaki yazı Dâryûş Şâyegân, Batı Karşısında Asya, Anka Yayınları, İstanbul, 2005'den alınmıştır.


Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 329

  Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3

 
< Önceki   Sonraki >

Gelinler mihrabı

Kimler Sitede

Şuanda 2 misafir bağlı

İstatistikler

Üyeler: 11
Haberler: 82
Web Bağlantıları: 19
Ziyaretçiler: 22618

. . . :: . ..::...: