Skip to content

Düşün Seli... GökEkin İrfan

Narrow screen resolution Wide screen resolution Increase font size Decrease font size Default font size default color
Anasayfa
Apokatastasis
09.01.2008

 

Theodor Roszak
Çeviren Naim Öztürk

O apokatastasis vizyonudur, demonik güçlerin semavi güçlere çevrilmesi...dönüşmesi

                                                                                Judith Malina ve Julian Beck

Gnostik mitolojide, bir an için ilahi ışığın aşağıdaki karanlıkta bir yansımasını gören ruhun onu aslı zannedip nasıl o çekici imajı derinliklerine doğru izlediğini ve orada kaybolduğunu anlatan mükerrer bir motif var. Sıradan insanın spiritüel meşakkatlerinin draması mevcut olabilir bu mitte; fakat mahsus ve kollektif bir biçimde şehirsel-endüstriyel çağın görkemli trajedisi de oradadır. Biz de sonsuz gayyada yolumuzu kaybettik, orada sönükçe yansıyan ilahi iyilikleri ararken. Bizim için, kapana kıstırıcı iniş, tarihe ve maddeye hükmetme yoluyla insanın total gerçekleşimi peşinde koşmaktı. Sınırsız seküler terakki yoluyla ruhu kurtarmaya kendini adamış bizler totaliteryen ve teknokratik Büyük Engizitör için kolay lokma olduk. Yeni Kudüs'ü dinamolar ve bilgisayarlarla inşa etmeye azmetmişken, suni çevrenin mahkumları olduk sonunda.
Çağdaş dünyanın, şehirsel-endüstriyelizmin tarihindeki demonik ve etiksel olanın bu karşılıklı etkileşimini takdir etmeyen her müzakere sığ kalmaktan kurtulamaz, ya iyimserliğinde sığ ya da umutsuzluğunda. O, sahip yaratıklar olarak iyimizi ve kötümüzü birbirine bağlayan müthiş müphemiyetleri gözden kaçıracaktır.

Çağımızın soyutlanmış ve kulak verilmemiş kahini ve Gnostik geleneğin müştak bir üstadı olan Blake, bu trajik ironiyi herkesten daha derinliğine gördü. Onun için endüstriyel toplum "Viranede inşa edilmiş, İnsanın perişanlığı üzerinde kurulmuş Babil"di. Ama yine de ne harikulade idi o ve inşacılarını nasıl bir dini şevk ateşlemişti. Onlar sadece bir toplumsal düzen kurmuyorlardı; tüm evreni yeniden yapıyorlardı, cenneti ve ebediyeti toplumsal ihtiyaçlarının zincirinde hapsederek. Tarihçilerin sonradan Batı kültürünün "sekülarizasyonu" adını verecekleri süreçti bu; Blake haşyet ve dehşetin dokunmadığı tek kelime yazmadı ona dair.

...gücü ve kudreti hudutsuz
Müthiş şa'şaa ve altın içinde, Cennetin tüm geniş, yontulmamış taşlarında,
Salisbury Ovası üzerinde heybetli bir Bina yapıyorlar,
Londra Taşı çevresinde kayadan zincirlerle
Akılyürütmelerden, yontulmamış demonstrasyonlardan zincirlerle
Labirentvari kemerlerde...ki onlarla
Gökler deveran edebilsin ve Ebediyet zincire vurulsun.
Emsalsiz emek! Zalim kaderin taştan harika Alemi,
Üstüste yığılmış kayalar yıldızlara erişen, bir kutuptan ötekine uzanan.

Yine de, tüm ihtişamına karşın, Blake onu "ebedi ölümün binası, nisbetleri ebedi umutsuzluk olan bina" olarak adlandırdı.
Bu cesim endüstriyel yapının mimarını Blake "Kutretli Urizen" olarak teşhis etti: diğer adı (Blake'ın vizyoner epik'inin mitolojisinde) Şeytan olan çılgın rasyonalite ve amaçsız güç tanrısı. Bu "karanlık, gölgeli, hükümsüz, münzevi" tanrının etkisi altındaki insanlık için Blake ancak tabiatın ve ruhun ölümünü öngörebiliyordu. O Urizen'in ıstırabına -benim bu çalışmada yaptığım gibi- tek görüş adını verdi; onun zehrinin dokunduğu insan kendi kendini sürgün eder.
....kendi kendini sürgün etmiş ışığın vechinden ve sabahın ışıltısından
Karanlık alemde, bir daracık ev! Volta atıp durur.
Sükunu arayarak, bulmaksızın.

O zamandan beri bu ruh hastalığı ile nerdeyse ciddiyetsizce aşinalık kesbettik "yabancılaşma" adı altında ve Avrupanın kültürel ve siyasi yayılmasının peşinden onun yeryüzüne yayılmasını gözledik. O dünyanın şehirsel-endüstrileşmesine ayrılmaz bir şekilde bitiştirilmiş, ruhsal kara vebasıdır zamanımızın. Batılı beyaz orta-sınıfa mensup bizler bu salgın hastalığın birinci bulaştırıcı ajanlarıyız. Ve şimdiye değin, yaygın olarak uygulanan yegane terapi -totaliteryen kitle hareketleri şarlatanlığı- hastalıktan daha öldürücü olduğunu gösterdi.

Biz yabancılaşmanın ruhsal çürümesinden muzdarip tarihteki ilk insanlar değiliz. Hayatın kutsal kaynaklarından ayrılıp yoldan çıkmışlık yaşantısı olarak, o insan zihni kadar eski olmalı. Hıristiyan teolojisi onu nihai düşmüşlük olarak tanıdı; lanetlenmişlerin umutsuzluğu. Hermetik gelenekte yabancılaşma ruhun massa confusa'da kapana kısılması olarak görüldü; massa confusa: kendini yiyip tüketen ejderin ülkesi, nigredo'nun akıl sıhhatini darmadağın eden kaosu. The Gnostic Religion isimli tetkikinde Hans Jonas da Gnostik demonize tabiat vizyonunun uzun zaman önce nasıl egzistansiyalist nihilizmin en karanlık dehşetlerini önceden sezinlediğini gösterdi.

Artık itaatkar emniyet ilham etmeyen bu kalpsiz gökyüzü altında, (Gnostik) nihai kimsesizliğinin farkına varır. Onun tarafından çepeçevre olduğundan, kendisini, onu kuşatan sistemin bir parçası değil, açıklanamaz bir surette onun içine konmuş ve ona maruz kılınmış bilir. Ve, Pascal gibi, korkar. Onun münzevi ötekiliği, bu kimsesizlik içinde kendini keşfederek, dehşet duygusunda infilak eder.

Hiçbir Sartre ve Beckett bize Gnostik kozmolojiden daha kasvetli bir insanlık durumu tablosu çizmedi.

Fakat bir fark var. Zamanımıza değin, yabancılaşma hep kurtuluşun gölgesinde yer aldı; o ruhun tam çevriminin düşen ritmi idi. Beraberinde aşkınlığın tazammunlarını taşıyordu. Bizimkisi bütünüyle sekülerleşmiş ilk kültür, öylesine ki biz nihilist hale başka herhangi bir halin mevcut olduğu inancı, farkındalığı -yaşanmış farkındalığı- olmayan eskatolojisinin bahsini Pazar okulundaki yavan sözler düzeyinin ötesinde nereye kadar götürdüklerini söylemeye yetecek nisbette yakın değilim kiliselere. Fakat bu bahis herhangi bir derinliğe sahipse, batıdaki toplumsal ve kültürel hayatın özelliğinden fazlasıyla aşikardır ki, o cemaatlerin içinde karantinaya alınmıştır. Kamusal meselelerin başladığı yerde kilise müdavimi milyonlar ateist egzistansiyalist azınlıkla beraberdir: Beden, ruh ve amelde onlar kurtuluşun kollektif, tarihsel süreçten -yapmak, eylemek ve gelişmekten- başka bir yerde bulunmayacağı inancıyla yaşarlar. Onların gayret ve dikkatinin yöneldiği yer burasıdır. Zaman ve madde onların hayat enerjisini kıstırmıştır; seküler girişim onu tümüyle tüketir. Hıristiyan imanı -inanılmaz olana iradi inanma- sakramental yaşantı için sefil bir ikameden fazla birşey değildi hiçbir zaman; fakat hayatın aşkın boyutuna hürmetkar bir inanç dahi nicedir salt bir kanaate yozlaştı -kişisel olarak ilgi çekici de olsa, toplumsal olarak konudışı bir kanaate.

Fakat konu aşkınlığın farkındalığımızdan sönüp gitmesi değil sadece. Pekçok sadık entellektüel ve radikal eylemci -liberal ve sosyal demokrasi mücadelesinin öncülüğünü yapmış kişiler- için o vicdanın talepleri tarafından zorbaca ihraç edildi. Bu tanrısı olmayan haçlı savaşçılarının moral inancında, bilim-temelli bir hümanizm ile solkanat antiklerikal miras, dini bir oyalanma, sosyal sorumluluktan alıkoyan müsamaha edilemez bir oyalanma haline getirmek üzere birleşti. Ve davaya çok geç katılan dindarlar militan hümanizmin moral ateşi karşısında utanmayı ve yaltaklanmayı nasıl da öğrendiler! En azından Danton ve Saint-Just'ün zamanından bu yana, artan sayıdaki politikayla meşgul insan arasında sadece ilerleme mücadelesinin, adalet mücadelesinin gerçek olduğu sorgusuz kabul gördü; hepsi buydu. Aşkın özlemlere boyun eğmek bencil bir düşkünlüktür. "Şayet Tanrı mevcut olsaydı," demişti Bakunin, "onu ilga etmemiz gerekirdi." Kısacası, bizim etik'imiz dinle savaştadır. Bizimkisi vakıa olarak ve ilke itibariyla yabancılaşmış bir kültürdür.

Bu emsalsiz bir durum -dehşet verici bir şekilde emsalsiz. Hayatın aşkın hedefleri adına konuşanlar daha önce hiç bu kadar az kültürel tutamağa sahip olmadılar. Geçmiş zamanlarda, azizler ve bilgeler dünyanın riyakarlığına ve ihmaline katlanmak zorundaydılar; fakat onların vizyonunun geçerliliği asla inkar edilmemiş, onların vizyonu asla haklı bir şekilde örtülmemişti. Onlar Tanrıya ilişkin bilgileri için asla özür dilemek veya onu kabahatli bir sır gibi saklamak zorunda kalmamışlardı.

Fakat bir yandan müfrit taraftarlardan, öte yandan çıkarcı burjuva aleladeliğinden sakınmak isteyen hakiki bir dini duyarlığa, şehirsel-endüstriyel kültür hangi seçenekleri bırakır? Kendisini toplumsal İncil öğretisine daldırmaktan, seküler bir etikte kendini tüketmekten başka hiçbirşey. Bugün dünyanın her neresinde din entellektüel itibar elde etmeye kalkışırsa, bu kendisini ateşli etik nasihate indirgeme yoluyladır. Bu, Newton'un çağında Deistlerin seçtiği yoldu: Moral itki ötesindeki gerçekliğin tüm bilgisini Yeni Felsefeye bırakmak; modern dünyada "önemlilik" için ve övünçle yabancılaşmış kültür yapıcılarının kabulüne mazhar olmak için çırpınan her mahcup dinadamının stratejisi olarak kalmıştır bu.

Teslim edelim ki, moral eylem sonugelmez kuru teolojik ayrıntılarla uğraşmaktan -Hıristiyanlığın mahsus kusuru- daha çok yaraşır dini hayata; bu bir orta-sınıf sosyal kulübü veya bir Billy Graham gösterisi düzeyine alçalmaktan da daha iyidir. Fakat bunların hiçbiri din değildir; hepsi yabancılaşmış bilincin dışavurumlarıdır, toplumsal İncil öğretisi de diğerlerinden daha aşağı kalmamak üzere. Deistlerle "zihinsel savaş"a girişirken Blake bunu kavramıştı. Tom Paine'in ve zamanının devrimci güçlerinin cesur müttefiki olarak Blake aristokratik imtiyaz ve kapitalist zulme karşı husumetinde hiçkimseden aşağı değildi. Fakat Şiirsel Dehanın ve İlahi Vizyonun başdüşmanları olarak kimleri teşhis etmişti? Meydandaki kötü adamları ve Allahsız hainleri değil- Blake kolay hedeflerle zamanını israf etmez. Fakat Bacon'ı Newton'u, Lock'u, Voltaire'i, Rousseau'yu, Gibbon'ı...Aydınlanmanın ve doğal dinin en soylu ruhlarını. Böylesi devlerle dalaşır Blake. Niçin? Çünki vizyoner muhayyilenin asıl doğasından uzaklaştırılması onlarla başlar. Onlarla yabancılaşma en üstün erdem olmaya doğru tırmanışını başlatır. Akıl, İlerleme ve İnsanlık adına -zihin ve enerjinin topyekun sekülerizasyonu.
Bu sebepten Blake, Deizmi "Şeytanın dini" olarak adlandırdı. Habis insanların inancı olduğu için değil. Aksine, doğal dinin esas amacı Newtonyen doğa içinde Hıristiyan etik'i kurtarmaktı. Gerçekten de o azametli bir reform ve devrim tarihi ile övünen şu pervasız seküler hümanizme doğru ilk adımdı; ve tanrısız ideolojilere karşı asgari derecede dini alternatif olarak toplumsal incil (hareketi) de ilhamını ondan almıştı. Lakin Deizm, hümanizm ve toplumsal incil'in etik örtüsü altında, tek görüş modern kültürün derinliklerine, kandamarlarına yol açıp yerleşti. Bundan dolayıdır Blake'in radikal politikayı Kadim İrfan ile bütünleştirme gayreti. O sezgisel olarak biliyordu ki, insan bilincinin uzun evriminde etik ilke dini bir topraktan filizlenmişti ve beşeri kardeşlik kök anlamı ancak vizyoner yaşantı ile bilinen o aşkın Birliğin moral veçhesidir. Ve Blake toprağı meyveden zekasını (Tolstoy, Gandhi, Buber'inki gibi) Marx'ın ve seküler ideologlarınkinden çok daha keskin kılan budur. Kutsal disiplini yitirildiğinde bunu hangi dehşetlerin izleyeceğini bilerek, Blake "semavi şeylerdeki kötülük ruhunu" ayrımsayabiliyordu -Newton ve Pasteur'ün dünyagörüşlerinden zuhur eden bomba fiziği ve Buchenwald'ın insan kobayları, Watson ve Skinner'ın kaynağını Bacon ve Locke'un insancıl arzularından alan davranışsal indirgemeciliği, modern bilim ve tekniğin Prometeyen ihtişam rüyalarından doğan Frankensteinyen kabusları.

Şimdi bile az sayıda hümanist entellektüelin geleneklerinin parçası olarak tanımaya hazır olduğu bir kültürel soydur bu. Kabul etmek yerine, bunu görmezlikten gelmeye zorlarlar kendilerini, kanlarındaki cürümkar cinnet damarını gizlemeye gayret eden saygıdeğer bir aile gibi. Onlar bilim ve tekniğimizin sadece uygun bir "toplumsal sorumluluk" hissi kazanmaya ihtiyacı olduğunda, o halde herşeyin iyi olacağında ısrar ediyorlar. Kurumsal ve mesleki reform tedbirleri -veya belki sadece moral öğütleri ile- şehirsel-endüstriyel toplumun hâlâ "insanileştirilebileceğini" ileri sürüyorlar. Çünkü bedihidir ki, eleştirel incelemeyi gerektiren hümanizmin kendisi değildir; mesele toplumun henüz yeterince hümanistik olmayışıdır o kadar. Böylece "hümanistik" bir psikoloji ve psikoterapi, "hümanistik" bir sosyoloji, "hümanistik" bir ekonomi, dilbilim, edebi tetkik, antropoloji, teknoloji, şehir planlaması, toplumsal yardım sistemi, tıp bilimi -ve ötede solda da "hümanistik" bir Marksizm için belagatli talepler ve maharetli tasarımlar üretiyorlar. Yıllardan beridir -şimdiden kaç yıl oldu!- bu cüretkar teklifler en iyi dergilerin sayfalarından yeni bir şafağın ilanı gibi seslenir. Raflarda hararetle muhalif hümanist fikirleri içeren ciltler yığılır -indirgemeciliğin, mekanizmin, davranışçılığın, yapısal-işlevselciliğin parlak eleştirileri: Shakespeare veya Sofokles'in çok önceden rastgele bir epigramda ifade ediverdiği ve tevsike veya savunmaya gereksindiğini asla düşünmeyecekleri bir küçük beşeri hakikata nihayet, büyük övünmelerle, ulaşan cüretkar revizyonlar. Tuhaf değil mi ki şimdi beşeriyatta ve toplum bilimlerinde, gençlerimizden çoğunun Black Elk veya Carlos Castenada'nın Don Juan'ı gibi ümmi primitiflerde ve muhakkak ki herhangi birimizin Plato'nun tek diyaloğunda, Montaigne'in tek bir denemesinde, bir tek Budist Sutra'da bulabileceğinden daha az hikmete, daha az yaşama içgörüsüne baliğ olan kütüphaneler dolusu ciddi araştırmaya sahibiz -hümanist alimlerimizin çalışması da dahil.

Sonunda ihtiyatla ifadelendirilmiş ve kendi lehindeki kanıt içinde neredeyse boğulan bir zerrecik beşeri anlayış hasıl etmek için bir ömür mesleki tetkik ve zorlu tartışma, pek süslü metodoloji ve yakın araştırma gerektiren bir akıl standardında hümanist entellektüellerin şüphelendiğinden daha fazla kökten bozulmuş bir şey olduğu sonucuna varmaktan kaçınılabilir mi? İnsanlar pek muhtemel ki makina değildir...sevgi sağlıklı büyüme için pek önemlidir..."zirve yaşantılar" muhtemelen kişisel ve kültürel bir öneme sahiptir...canlı şeylerin "amaca yönelik ihtiyaçları" vardır...insanlar duygusal bir içe sahiptir ve istatiksel şifreler veya salt nesneler olarak muamele görmeye içerlemek eğilimindedirler....şeylere katılmak edilgen bir şekilde izlemekten veya emredilmekten daha tatminkardır...kaç tane kitabı elime alırım her yıl ve ilk iki bölümünden sonra ıstıraplı bir bıkkınlık içinde atarım, çünki burada bir kez daha sefil bir ruh günlük insan tecrübesinin aksiyomlarının ne olması gerektiğini göstermek için bir ton veri ve argüman önermektedir. Paleolitik atalarımız, bu "tartışmalı yeni buluşlar" kendilerine sunulsaydı, bizim derin-düşünceli hümanizmimizi alkışlamak şöyle dursun, ona ancak taaccüp edeceklerdi: "bu insanlar yolun neresinde böylesine aptallaştılar ki şimdi kendi kendilerine ta en başından 2+2=4 olduğunu ispat etmeleri gerekiyor?"

Son zamanlardaki bir denemesinde, hümanistik psikolog sigmund Koch mesleğinde davranışçı sahtekarlara karşı yürütmek zorunda kalmış olduğu ve hala da yürütmesi gereken candan bezdirici mücadeleden artık düpedüz bıktığını itiraf ediyor. "Evet, hâlâ...Psikolog olarak kariyerimin yarısını verdim" diye feryat ediyor, "davranışçılık fenomeni -ve onun tuhaf zaman seyri- üzerindeki ilmi hataların detaylı olarak kayda geçmesine...Yorucu bir roldü." Şüphe yok. Ama, indirgemeci akıl, Dr. Frankenstein'ın canavarı gibi, ölmeyi reddediyor; yolu üzerindeki herşeye galip gelerek arazideki yürüyüşünü sürdürüyor. Hümanistler niçin canavara ölüm darbesini indiremiyorlar? Belki de kendi candamarlarının -kendi geleneklerinin, kendilerinin en aziz değerlerinin -canavarın bedeninden geçtiğini biliyor ve bu yüzden mi vurmaya cesaret edemiyorlar? Profesör Koch, "Davranışçılık ne anlam ifade ediyor? Yani, insani bir biçimde?" diye sorduğunda canavarın canevine yaklaşıyor.

Gerçekten çok basit: davranışçılık, organizmanın ve entre nous, kişinin mevcut olmamasına dair mümkün en güçlü arzudur -onsekizinci asır biliminin varsayımları ve yöntemlerine karşı böylesine serkez, bir şeyin dünya yüzünü hala darmadağınık bir şekilde dolduruyor olmasına yönelik geniş, çoksesli, acı bir şikayet.

Hem de hümanistler davranışçının insan tabiatı ve topluma ilişkin sefil, manipülatif, karikatürize anlayışının nereden kaynaklandığının sanıyorlar ki? Onların şimdi yeniden insanileştirmek için cehdetmeleri gereken akademik ve entellektüel gelenekleri ifsat eden insansızlaştırıcı kuvvetlerin nereden kökenlendiğini sanıyorlar? Bilginin meşru bir şekilde hikmetten ayrılabileceği, uzmanlık konusu araştırmanın bütünleyici ve katılımcı yaşantı için uygun bir ikame olabileceği tuhaf düşüncenin nereden çıktığını sanıyorlar? Hepsinden öte, indirgemeci alimlerin ve bilimadamlarının hümanist ahlakçılığı öylesine kolayca bir kenara atmalarına izin veren etki ve inancı nereden aldıklarını sanıyorlar?

Cevap şu ki şehirsel-endüstriyel toplumda akıl -hümanist akıl dahil- tek görüşün eseridir; ve tek görüşün özü şu doğa bilimidir, hümanizmin değerleri ve kültürü sekülerleştirmek projesi için tarihsel olarak ve hala bugün de kendisinden ilham aldığı şu doğa biliminin ta kendisidir. Hümanizm, bütün etik protestosuna rağmen, toplumumuzdaki bilinç niteliğini kımıldatamayacaktır ve kımıldatamaz; gerekli ruhsal güce sahip değil. Gerçekten de o ters çevrilmesi gereken taşın tam üzerinde durmaktadır. Nihayet, tabiatı bir makina ve insanı bir robot olarak gören indirgemecilerin, moral infiali robotun elektro-biyo-psiko-şimiko-fiziksel feedback aygıtındaki ne idüğü belirsiz bir tuhaf davranıştan fazla birşey telakki etmeleri muhtemel değildir. Hem hümanistler de kim oluyor onlara nefs veya ruhun gerçekliğinden bahsetmek için?

Böyle tek görüşün yükü altında, seküler hümanistler onları indirgemeci akla bağlayan önemli rabıtaları görmüyorlar. Yabancılaşmanın doğal bilimin nesnelleşmiş dünyagörüşündeki tohumuna dek izini süremiyorlar. Hayatımızı ve kültürümüzü yakıp kavuran samyelinin nasıl Newton, Einstein ve Bohr'un fiziğinden, Darwin, Crick ve Watson'un biyolojisinden istikamet aldığını göremiyorlar. Pavlov psikolojisinin ölümcül soğukluğunun "bilimsel sosyalizmin" yüksek moral alevi içinde barınabildiğini göremiyorlar. Bilmiyorlar ki Urizen'in neşteri altında tabiat canverdiğinde, insan ruhu da onunla birlikte canverir. Çünki insanlıkla tabiat arasında, hümanistlerin indirgemeci ilerlemeye karşı tutabilecekleri, onları uygun bir şekilde ikiye ayıran bir hat yoktur. Nihayette ve kaçınılmaz bir şekilde, moleküllerin ve galaksilerin geçerli bir tasviri olarak kabul ettiğimiz resim kendi portremiz olacaktır.

"Semavi şeylerdeki kötülük ruhu..." Fakat geçen birkaç nesil içinde yabancılaşma şehirsel-endüstriyel hayatın kronik bir durumu olarak teşhis edildiğinde -bir hastalıklı normallik hali- birçok entellektüel ve sanatçı, modayı izleyen eleştirmenler ve uyanık gazeteciler de pek geride kalmamak üzere, bu "kötülük ruhu" ile canciğer oldular. Nihilizm çeşitlerinde acayip bir virtüözite tekemmül etti; koca sanat ve edebiyat ekolleri şimdi onun ikonografisi ve son moda nüansları üzerinde uzmanlaşıyorlar, ona "yirminci yüzyıldaki hayat tarzımız" olma itibarını bağışlayarar. Binaenaleyh zeki, oldukça okumuş kimseler şimdi yabancılaşmış yaşamadaki en son modaları deniyorlar....

Ben Üniversitede iken (ellilerin ortaları) Tanrının ölümünü birinci sınıftaki genel mütalaa derslerindeki bir veri noktası gibi öğrendim. "Absürdün çelişen kavramları" üzerine "yirmi dakika süreli" sınavlara girdim. Beckett ve Ionesco'nun egzistansiyel boşluk üzerine işledikleri en son inceliklere hayran olmak öğretildi bana. Modern insan bir ruh arayışındadır ve çağ bir özlem çağıdır diye kaydediyordum vazifeşinas bir şekilde. Fakat sofistike zihinler bu arayış ve özlemin tatmin bulmasını beklememeleri gerektiğini bilmeliler. Özel teselli stratejileri olabilir (Santayana'nın bir estetik dindarlığın yerşertilmesi gikri gibi), fakat kamusal hayatın ilk gerçeği yabancılaşma idi- ve yabancılaşma kalıcı idi. Belki ekonomik meseleler hariç. Orada güçlü bir sol-kanat bağlılık, işçilerin üretimin araç ve meyvelerinden "yabancılaşmasını" izale etmekten bahsetmeye izin veriyordu -ki bu terimin fazlasıyla indirgenmiş Marksist kullanımı idi ve elbette ki spiritüel hayatla hiçbir alakası yoktu. Ruhun ihtiyaçlarından bahsedilmezdi hiç; bizzat sözcüğün eğitimli zevat nezdinde görüşülebilir bir anlamı yoktu. Bunun kişiliğin entellektüel bakımdan en dayanılmaz ve dolayısıyla da en bastırılmış veçhesi olduğunu çabuk öğrendim. Kişi, gerçeği ve fantezisiyle, cinsel hayatı hakkında en ağız sulandıran detaylarla konuşabilirdi; fakat ne kadar patavatsızca, ne kadar kırıcı idi ciddi bir konuşmaya belli belirsiz bir şekilde de olsa dini herhangi birşey dahil etmek- ancak başka zamanlar ve mekanlardaki...başka insanlar hakkında...olgusal bir mesele olarak...titiz bir alimane tarafsızlıkla yapılması hariç
Fakat yabancılaşmış hayatla tüm bu zekice karşılıklı sohbet şehirsel-endüstriyel toplumsal zaruretin kültürel ifadesinden başka ne idi? Suni çevrenin hatırı için haykıran aşkın itki kişisel bir fantezi olarak kafamda mahpus kalmak zorundaydı. Ya bu, ya da yıkıcı eylemde bulunmaktan görüldüğünde vurulmak. Tanrı -riyasi bir klişeden daha fazla birşey olan herhangi bir tanrı- yeni endüstriyel devletin düşmanı olmuştu. Bu sebepten seküler hümanizm ortodoks entellektüel üslubu olmuştu çağın; Marksizm ortodoks radikalizmi. Bunların hiçbirinin bilime, tekniğe veya onların talep ettiği psikolojik hale itirazı yoktu. Her ikisi de teknokratik politikanın ihtiyaçlarını karşıladılar.
Vizyoner enerjilerin bu ilkeli bastırılışı ne kadar sürebilirdi? Çorak ülkenin yurt edinilecek bir yer olmadığını anlayacak bir neslin gelmesi ne kadar alacaktı?
Şüphe yok ki şehirsel endüstriyelizmin ve onun hasıl ettiği teknokratik politikanın en tehlikeli aşırılıkları düzeltmenin -en azından muvakkaten- bazı yol-yordamları vardır. Fakat tek görüş illeti için hiçbir ad hoc reform, hiçbir çabuk teknolojik çare mevcut olamaz. Ve tek görüştür umutsuzluğun, anominin, sorumsuz sürüklenmenin, jenoside karşı uysallığın, totaliteryen çözümlere zafiyetin temelinde yatan, toplumumuzda radikal, kalıcı değişimi imkansız kılan şey. Bir kez daha aşkınlık yaşantısına götüren yolu bulana, içimizdeki hayatı ve çevremizdeki tabiatı kutsal olarak hissedene kadar, bizler için aynı hamam aynı tastan başka daha "realistik" bir gelecek görünmeyecektir. Tek görüş ve suni çevre, ebediyyen, amin.

Bu sebeptendir ki zamanımızın politikası, bilimin ve sağlam mantığın geçen iki asır boyunca kapanmış addetmekten memnunluk duyduğu metafiziksel meseleleri yeniden açmalıdır. Çünki bu meselelerle yüzleşmeksizin sosyal öncelikler veya hayatın niteliği üzerine açıklamalar yapmak yabancılaşma divaneliğinin ta kendisidir. Bu, bir kez daha, yarım insanın bütün insanın ihtiyaçlarını tayin etmesidir. Fakat, bu meseleleri yeniden açması gereken yaşantıdır, akademik söylem değil. Bir kez daha, gerçeklikleri yaşayarak tefrik etmeyi, daha büyük olanla daha küçük olanı ayırdetmeyi öğrenmeliyiz. Bir gelecek politika olacaksa, o dini bir politika olacaktır. Kiliselerin dini değil -Tanrı bize yardım etsin! Kiliselerin dini değil -fakat en eski, en evrensel anlamda din: Aşkın bilgiden doğan vizyon.

"Realist olun. Mucizeyi hesaba katın!" der günümüzün revaçta olan bir vecizesi. Ne mucizesi? Buda bir keresinde sadece bir mucize var demişti. Ona "bilincin en derin mahallindeki çevrilme" demişti. Paravritti. Keskin bir tersine çevriliş -son dakikada bir ani dalıştan çıkış gibi. Saatin geri çevrilmesi değil -ki bu kişisel veya sosyal olarak asla mümkün değildir- fakat derinlerden kurtarıcı bir dönüş. Peygamberin, yabanın konuşan ıssızlığından dönüşü. İsmail'in demonik seyahatten dönüşü. Veya çılgınların kendi gizli mahvoluşlarından dönüşleri. Bilgece bir dönüş, dışadoğru seyahatin topyekun yaşantısını geri getiren.

.......................
Burada ve şimdi, gerçeklik mertebelerini restore ederken biz batı kültürünün eski Gerçeklik İlkesinin siperleri olarak hizmet gören bütün geleneksel dikotomilerinin arasını kapatmak safhasındayız. Ruh-beden, akıl-tutku, deli-aklıbaşında, nesnel-öznel, olgu-değer, tabii-tabiatüstü, akıl-sezgi, beşer-beşer olmayan...bilinç spektrumunu bölen bütün bu aşina dikotomiler biz daha yüksek aklıbaşındalığı yarattıkça ortadan kayboluyor. Dikotomiler, eski yaralar gibi şifa buluyor. Bilim dahi o tuhaf tek-görüşlü tarzıyla, geleneksel varsayımları şaşırtan süreğenlere müncer oldu. O artık madde ve enerji, organik ve inorganik, insan ve daha aşağı hayvan, kanun ve belirsiz olan, zihin ve beden arasına katı çizgiler çekemez. Vizyoner Bütün'ün, Tao'nun, Bir'in yabancılaşmış zihindeki son bir soğuk aksinden başka nedir bu? En sonunda zuhur ettiği yabancılaşmış zihinde o imkanlarının nihayetine erişir.

.....................
Sadece bir dikotomi kalacaktır, daha fazla ve daha az arasındaki kaçınılmaz ayrım. Aklıbaşındalığın bütündan daha az olmasını tercih edenlerle, bütünü tercih edenler arasındaki bu gerilim daima mevcut olmalıdır. Bu kitabın, mesela, tek görüşe itiraz ettiği yer. "şeytanın matematik kutsallığı"nin inhisarcılığı idi. Ki bu da onu dışlamak için değil, fakat rapsodik aklın bilimindeki muvafık yerini bulmak için. Gerçeklik İlkesi sandığında hala kilitli kalanlarla, ondan kurtulmuş olanlar arasında uyuşmazlık gerilimi daima olacaktır. Çünki kutudaki kukla (Jack-In-the Box) bulunduğu yerden başka bulunulacak hiçbir yer olmadığında ısrar edecektir. Kutadan dışarı fırlamış kukla (Jack-Out-of-the-Box), böyle olmadığını bilecektir. Özgür ve mahpus zihinler arasındaki kaçınılmaz duyarlık kontrastıdır bu -ve ancak daha fazlanın yaşantısı herhangi bir kimsenin daha aza olan bağlılığını yenebilecektir.

Benim yaptığım gibi, şehirsel-endüstriyelizmin başarısız bir kültürel deney olduğunu ve onu vizyoner topluluk ile değiştirme zamanının geldiğini iddia etmek, Aydınlanma devrindeki cedlerimizden öğrendiğimiz haliyle sekülerleşmiş ilerleme mitinin kesin bir inkarına varır. Bu acı bir ilaç. Nice nesiller boyu meşakkat ve gayretin katastrofik bir hata olduğunu ilan eder bu. Başka, daha tatminkar gerçekliklerle temas halinde olmayanlara böyle bir kabulün dayanılmaz bir aşağılanma olarak görüneceği muhakkaktır. Fakat ben, ondokuzuncu yüzyılın sonundan beri Batılı entellektüeller arasındaki marazi bir moda halini almış olduğu üzere, seküler ilerlemenin peşinden gitmeyi topyekun bir sinizm hesabına reddetmediğimi vuzuha kavuşturduğumu ümit ediyorum. Böylesi sinizm, toplum geneli için hayatın temeli olarak meşru şekilde kabul edilemez bulunduğundan, kabullenilemeyecek şüphelerine rağmen milyonların bu mite yapışma umutsuzluğunu arttırdı sadece. Blake'in ikazını hatırlamalıyız.

İnsan bir Dine sahip omalıdır ve olacaktır: şayet İsa'nın dinine sahip değilse, Şeytanın dinine sahip olacaktır ve Şeytanın Havrasını dikecektir. Dünya Prensine Tanrı diyerek ve Tanrı adı altında Şeytana tapmayan herkesi yok ederek.

Doğrusu, bedihi olana gözlerini kapayarak kendisini aldatmayan hiç kimse indirgemeci bilimin ve gözünü iktidar bürümüş teknolojinin getirebileceği mutluluk konusunda umutsuzluğa düşmekten kaçınamaz. Böylesi bir bilim ve tekniğin azalmış gerçekliği içinde insani bakımdan değerli hiçbirşey başarılamaz, hiçbirşey. Bu düzeyde biz ancak teknokratik elitizme, zengin yabancılaşmaya, çevresel kavruluşa, nükleer intihara doğru "ilerleriz" Endüstriyelizmin va'dinden tek bir zerresi gerçekleştirilmesin ki, beraberindeki "zorunlu kötülükler"i çok daha ağır basmasın.

Fakat, bir aldatma ve hamakat olmayan başka bir ilerleme daha var; hayatın her anında mümkün olmuş olan bir ilerleme. Pekçok adı var onun. St. Bonaventura ona "zihnin Tanrıya seyahati" dedi; Buda sekizli yol dedi; Lao Tzu "Yol"u bulmak dedi ona. Geriye götüren yolu, beşeri kültür serüveninin başladığı kaynağa. İyi toplumun, tüm üyeleri için kolaylaştırmak üzere var olduğu ilerleme budur.

Kadim İrfanın şaşaasına ekleyecek birşeyimiz olmadığının ve "onun ötesinde" hiçbir ilerleme kaydedemiyeceğimizi iliklerimize dek kavradığımız zaman, daha yüksek aklıbaşındalık asıl politikasını bulacaktır. Ona dönmekten, ondan ödünç almaktan ve onu zamana uymak üzere yeniden şekillendirmekten fazla hiçbirşey yapamayız. Bu anlamaktır ki insanların kaderlerini gerçekleştirmek için gereksindikleri bütün ruh kaynakları daima onlarla beraberdi...içlerindeydi...verilmişti; güzel ve vakur, zarif ve iyi olmak için gereksindikleri herşey. Bu anlamda, yapılacak birşey, ulaşılacak bir yer yok. Sadece "ışıkta kımıldamaksızın durmak" ihtiyacındayız. Bu sadece geleneksel hikmete karşı kökleşmiş istihfaflarıyla teknokratlara değil, elektrokimyasal epifaniye olan garip tutkuları ile genç medya-çılgınlarına ve LSD tiryakilerine de vurgulanması gereken birşey. Çünki onlar Westinghouse, Du Pont ve RCA'nın beyinlerini elektriğe bağlayıp anahtarı çevirmekten ne kadar hoşnut kalacağını anlamaz görünüyorlar.

Teknolojik açıdan konuşursak, muhakkak surette lineer ve kümülatif bir tarih seyri vardır gerçekten de. Onun ölçümü maddi gücün artışıdır ve, bir kutsal disiplini içinde, bu tarihsel potansiyel de açılmalıdır. Fakat Kadim İrfan'ın tarihe ihtiyacı yok; o zamanın her anında bütündür. Romantikler tekgörüşe karşı mücadelelerinde çocukluk neşelerinde böyle zamansız bir öz-gerçekleşim gördüklerini düşündüler. Muhakkak ki onlar, çoğu sanatçıyla beraber, onu çalışmalarında -bir sembolün aşkın anlamını yakalamaktan gelen sükunda- buldular.

Fakat böyle semboller her yerde ve her zaman hepimizle birliktedir; sadece kültürel yaratımız olan dil ve imajlarda değil, fakat her bir en sıradan anda, çevremizdeki en küçük dünya parçasında, kendi bedenimizin ritimlerinde, göğü dolduran ışıklarda ve havalarda; kendileriyle yeryüzünü paylaştığımız eşya ve mahluklarda. Her anda hayatı öğreten, besleyen ve aydınlatan aşkın sembollerin mevcudiyetidir ki etrafımızdaki dünyayı sihirli bir nesne ve beşeri kültürü, teknolojik bakımdan en ilkel kökenlerinden şimdiki zamana, bir bütün kılar. Tarihsel projemize anlam verebilecek tek şeyi burada buluruz: zamanın aynalarında aksini arayan ebediyeti.

________________________________________

Yukarıdaki yazı Theodor Roszak; "Çorak Ülkenin Bittiği Yer -Post-endüstriyel Toplumda Politika ve Aşkınlık" İnsan Yayınları, İstanbul 1999'dan kısaltılarak alındı. Bazı cümleler tarafımızdan bold dizildi.

Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 105

  Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3

 
< Önceki   Sonraki >

Gelinler mihrabı

Kimler Sitede

İstatistikler

Üyeler: 13
Haberler: 82
Web Bağlantıları: 19
Ziyaretçiler: 24339

. . . :: . ..::...: