|
Şiir -
Şiir
|
|
Yazar Mevlana Celaleddin Rumi
|
|
18.01.2008 |
Aşıkların sevgilileri de manevi aydınlıkları da gönüllerinin dışında değildir. Onlar üzüm suyundan yapılmış şarabı içmezler. Onlar mana şarabını kendi damarlarında dolaşan kanda bulurlar. Dünyada herkes, bir Leyla’ya Mecnun olmuştur. Bilgelerin her an, Leylaları da kendileri, Mecnunları da. Sen eğer benlik Firavun’unu beden Mısır’ından dışarı atabilirsen, gönül evinde, Musa’nı da görürsün, Harun’unu da. Şarabı kederliler içer. Bizim gönlümüz, insana neşe veren şaraptan daha neşeli, daha hoş. Ey saki, sen git de o sarhoşluk veren nesneyi, gam tutuklusu olanlara sun. Bizim kanımız, gama haramdır. Yani gam bize diş geçiremez, kanımızı dökemez. Fakat gamın kanını dökmek, bize helaldir. Biz, aşkımızla, gamı yok ederiz. Bu sebepledir ki, çevremizde dönüp dolaşan gam, bize birşey yapamaz da, kendi kanına girer. Ben ölüler gibi dirilip kalkmak için, surun üfürülmesini beklemiyorum. Aşk bana her an üfürüp yeni bir can bağışlıyor. Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 94 |
|
İrfan -
İrfan
|
|
Yazar davut kayseri
|
|
18.01.2008 |
İbrahim Kalın
Orhan Gazi'nin 1336 yılında İznik'te kurduğu üniversitenin ilk başkanı (müderris-i 'am) olan Davud el-Kayseri, sadece Osmanlı eğitim sistemi açısından değil aynı zamanda Türk ve İranlı düşünürler üzerinde bıraktığı etki itibariyle de Osmanlı düşünce tarihinin önde gelen isimlerinden biridir. Kayseri'nin "ekberi" meşrebi, İbn Arabî'nin tasavvuf yorumunun Osmanlı topraklarında kök salmasını sağlamış ve yazdığı eserler, İbn Arabî mektebinin anlaşılmasında başvuru kaynağı olarak kullanılmıştır. İran ve Hindistan'daki gelişmelere paralel olarak Kayseri'nin önerdiği metafizik sistem, İslam düşüncesinin İbn Sina'dan sonra yöneldiği ana eğilimleri kuşatıp entegre edecek bir nitelik sergilemiş ve bu yönüyle sadece Osmanlı düşünürlerini değil, İran'lı pek çok mütefekkiri de bugüne kadar etkilemeye devam etmiştir. Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 66 |
|
Devamını oku...
|
|
|
|
|
Şiir -
Şiir
|
|
Yazar Cahit Zarifoğlu
|
|
18.01.2008 |
Bulutların yeryüzüne doğru saçaklandığı vakitler Sürüleri doyurmuş Köylere emin bir gece yaymış Serin ve ılık evlerin seccadelerinde Yatsılarla nehrolmuş Helal kadınlarıyla yukarılara bakıp akan Huzurlu gürbüz ve yetişkin adamlar gibi Adamlar gibi duruyorlar silahlarının başlarında
Meşakkate Adeta ısrarla Yılmadan Sabretmektedirler
Biliyoruz Gördüğümüz resimlerini Aylardır birlikte yattıkları giysileri Çok aşıyorlar Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 66 |
|
Devamını oku...
|
|
|
İrfan -
İrfan
|
|
Yazar Rene Guénon
|
|
18.01.2008 |
Çeviren Vildan Yalsızuçanlar
Ebediyet ve imkan
Alemlerin çokluğu öğretisini doğru kavrayabilmek için en temel kavrama dönmeliyiz : sonsuzluk. “Sonsuzluk” ifadesini asla sınırı olmayan için kullanmaktayız. Bu terimi kimi sınırlara mağlup olmayan ama kimi sınırlara bağlı olan her şey için kullanamayız. Böylece mekan sınırsız dahi olsa her zaman mekan olarak kalacaktır yani onu tanımlayan ilkelere tabidir. Diğer bütün imkanlar onu sınırlar yani tümimkan anlamında sonsuz değildir. Salt tümimkan hiçbir imkan tarafından sınırlanmış değildir ve gerçek sonsuzdur. Bitimli bir imkan sınırsızsa eğer, sonsuzluktan söz etmekteyiz. Örneğin sonsuz bir sayı sıralaması veya uçsuz bucaksız bir imkan gibi. Ebediyet gerçek sonsuzluğun bir görünümüdür ve sonsuz zaman olarak anlaşılmamalıdır. Matematiksel ebediyetten de söz etmemeli…Bilakis matematiksel sonsuzluktan söz edilebilir çünkü nicelik alanında sınırlıdır. Sonsuz olan sonu olanın bir uzatması ya da genişlemesidir. Sonsuz olan sonludan ileri geldiğini ve aslında onun içinde bulunduğunu özellikle sayıların sırasından görebilir: sınırı onu gözden kaybedecekmiş kadar ertelenmiş olsa da, sınır daima mevcuttur. Sayı hiçbir zaman nicelik dışına çıkamaz ve gerçek sonsuz olamaz. Çok olan az olandan çıkamaz tıpkı sonsuz olanın sonu olandan çıkamadığı gibi.
Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 95 |
|
Devamını oku...
|
|
|
İrfan -
İrfan
|
|
Yazar Hasan Ali Yücel
|
|
18.01.2008 |
Cumhuriyet döneminin en çok anılan ve yazarlık yönüyle de bilinen Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel, 1897 yılında İstanbul’da doğdu. Posta ve Telgraf Nazırı Hasan Ali Efendi’nin torunu, Maliye Nezareti memurlarından Ali Rıza beyin oğludur. İlk öğrenimini, Altımermer’deki Yolgeçen Mahalle Mektebi’nde yaptı. Aksaray/Yusufpaşa’daki Mekteb-i Osmani’de rüştiye öğrenimini tamamladı. Vefa İdadisi’ne girdi. Son sınıftayken (1915) askere alındı ve yedek subay oldu. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhlerinden Mehmed Celalettin Dede’nin oğlu Baki Dede ile Şerafettin Yaltkaya, Hasan Ali Yücel’in yetişmesinde önemli rol oynamıştır. 1918’de askerliği bitince, Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Aynı zamanda bir gazetenin haber servisinde çalışıyordu. Hukuk’tan ayrılıp, Edebiyat Fakültesi’ne geçti. 1921’de felsefe bölümünü bitirdi. Aynı yıllarda, Yeni Mecmua, Dergah, Büyük Mecmua, Düşünce, Milli Mecmua gibi dergilerde şiir ve makalelerini yayınladı. Bir süre, Edebiyat Fakültesi’nde öğrenci disiplinini sağlamakla görevli, ‘inzibat memurluğu’yla ilgilendi. İzmir Erkek İlköğretmen Okulu’nun Türkçe-Edebiyat öğretmenliğine atandı. (1922) Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulünden sonra Kuleli Askeri Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve Galatasaray Lisesi’nde edebiyat, felsefe, sosyoloji ve yurttaşlık bilgisi dersleri verdi. 1927 yılında Milli Eğitim müfettişi oldu. Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 71 |
|
Devamını oku...
|
|
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 33 - 48 Toplam: 80 |